Yeni bir üretim politikasına ihtiyaç var

Mustafa Deniz 10 Eki 2026

Mustafa Deniz
Tüm Yazıları
Türkiye ekonomisinin en büyük tehlikesi artık yalnızca yüksek enflasyon değil. Asıl tehlike, üretim gücümüzü yavaş yavaş kaybetmemiz.

Çünkü üretim zayıflarsa ihracat zayıflar, ihracat zayıflarsa döviz ihtiyacı büyür, yatırım düşer, istihdam daralır ve ekonomi giderek ithalata bağımlı hale gelir.

İstanbul Sanayi Odası Başkan adayı Ender Yılmaz’ın açıklamalarını bu açıdan yalnızca bir seçim konuşması olarak görmemek gerekiyor.

Çünkü söylediği bazı sözler, aslında Türkiye sanayisinin bugün geldiği noktaya ilişkin ciddi bir alarm niteliğinde.

Yılmaz’ın “Sanayiyi kaybedersek Türkiye’yi kaybederiz” sözü, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir cümle.

Sanayici bugün yalnızca enflasyonla mücadele etmiyor. Enerji maliyetleri, lojistik giderleri, finansmana erişim, hammadde fiyatları ve küresel rekabet baskısı arasında sıkışmış durumda.

Ancak Yılmaz’ın özellikle iş gücü maliyetlerine yaptığı vurgu daha dikkat çekici.

İş gücü maliyetlerinin geçmişte yüzde 11 seviyelerinden yüzde 43’lere çıktığını söylüyor.

Burada çok önemli bir denge problemi var.

Çalışanın ücretinin yükselmesi elbette gereklidir. Çalışan yoksullaşırken sanayicinin rekabet gücünü korumasını beklemek de gerçekçi değildir. Fakat sanayicinin artan maliyetleri fiyatlara yansıtmak zorunda kalması da enflasyonu besler.

Yani karşımızda kısır bir döngü var.

Ücret artıyor, maliyet artıyor, fiyat artıyor, enflasyon yükseliyor, çalışanın satın alma gücü yeniden düşüyor.

Bu döngüyü kırmadan ne sanayiciyi ne çalışanı rahatlatmak mümkün.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin yeni bir üretim politikasına ihtiyacı var.

Üstelik bu politika yalnızca “daha fazla üretelim” demekten ibaret olamaz.

Nasıl üreteceğiz?

Hangi teknolojiyle üreteceğiz?

Hangi maliyetle üreteceğiz?

Kime satacağız?

Ve en önemlisi, ürettiğimiz ürünün dünyadaki rakibinden neden daha iyi olması gerektiğini nasıl sağlayacağız?

Türkiye artık düşük maliyetli üretim avantajını giderek kaybediyor. O halde çıkış yolu yüksek katma değerli üretimden, teknolojiden, markalaşmadan, tasarımdan ve verimlilikten geçiyor.

Burada gençlere ve kadınlara yapılan vurgu da önemli.

Bir ülkenin genç mühendisi fabrikada değil de başka ülkelerde gelecek arıyorsa, mesele yalnızca beyin göçü değildir. O ülkenin üretim iddiası da zayıflıyor demektir.

Aynı şekilde kadınların üretimden ve karar mekanizmalarından uzak tutulduğu bir ekonominin potansiyelinin tamamını kullanması mümkün değil.

Yılmaz’ın dikkat çektiği bir başka konu ise liyakat ve şeffaflık.

Sanayinin geleceğini konuşurken bu başlığı görmezden gelemeyiz.

Çünkü üretim yalnızca makine, fabrika ve sermaye değildir.

Güvendir.

Öngörülebilirliktir.

Ehliyettir.

Adalettir.

Sanayici yarın neyle karşılaşacağını bilmiyorsa yatırım yapmaz. Genç, emeğinin karşılığını alamayacağını düşünüyorsa üretimden uzaklaşır. Girişimci finansmana ulaşamıyorsa fabrika kuramaz.

Dolayısıyla sanayinin önündeki en büyük engellerden biri de belirsizliktir.

İSO’nun yalnızca sorunları dile getiren değil, çözüm üreten bir kuruma dönüşmesi gerektiği düşüncesi bu nedenle önem taşıyor.

Odakule’nin “proaktif akıl merkezi” olması, Ankara’da daha güçlü temsil, KOBİ’lere destek, üniversite-sanayi iş birliği, yapay zekâ, yeşil dönüşüm ve deprem hazırlığı...

Bunların tamamı aslında aynı yere çıkıyor:

Türkiye’nin üretim kapasitesini korumak ve geleceğe taşımak.

Fakat burada kritik bir soru var:

Bütün bu hedefleri hayata geçirecek ekonomik ve siyasi iklimi oluşturabilecek miyiz?

Çünkü sanayiciye “üret” demek kolay.

Asıl mesele, üretmek isteyene üretme imkânı vermek.

Finansman yoksa, öngörülebilirlik yoksa, enerji pahalıysa, ithalat baskısı yüksekse ve küresel rekabette maliyet avantajı kaybediliyorsa, sanayicinin önüne yalnızca hedef koymak yeterli olmaz.

İşte bu nedenle Ender Yılmaz’ın “Ben manşet olmak için gelmiyorum, hizmet için geliyorum. Biz gök gürültüsü değil, yağmur olacağız” sözünü yalnızca seçim yarışının bir cümlesi olarak değerlendirmemek gerekir.

Türkiye’nin gerçekten gök gürültüsünden çok yağmura ihtiyacı var.

Çünkü artık konuşma zamanı değil.

Üretme zamanı.

Yatırım zamanı.

Teknolojiye geçme zamanı.

Ve belki de en önemlisi, Türkiye’nin sanayisini kaybetmeden harekete geçme zamanı.

Çünkü sanayi giderse geriye yalnızca rakamlar kalır.

Rakamlarla ülke kalkınmaz.

Üreten ülke ayakta kalır.