Bina değil, ihmaller çöküyor
Dün yine İstanbul, 8 Ekim sabahına bir kez daha korkuyla uyandı. Maltepe'nin Cevizli Mahallesi'nde 1987 yılında inşa edilen yedi katlı bir binanın üç katı çöktü.
Enkaz altında kalanları kurtarmak için ekipler seferber olurken, milyonlarca İstanbullunun zihninde aynı soru yeniden belirdi: Ya sıradaki bina bizimki olursa?
Henüz çöküşün teknik nedeni kesinleşmiş değil. Ancak yaşananlar, maalesef 5 can kaybı, İstanbul'un yıllardır konuştuğu fakat çözümünde yeterince hızlanamadığı kentsel dönüşüm gerçeğini yeniden gündeme taşıdı.
İstanbul'un altında yalnızca fay hatlarının yarattığı tehlike değil, yılların ihmaliyle büyüyen bir yapı güvenliği sorunu bulunuyor.
Kentsel dönüşüm denildiğinde çoğu zaman akla yeni daireler, artan metrekareler, yükselen gayrimenkul değerleri ve müteahhitlerle yapılan pazarlıklar geliyor. Oysa dönüşümün ilk amacı daha değerli bir konuta sahip olmak değil, güvenli bir yapıda yaşayabilmek olmalı.
Peki, kentsel dönüşümde nerede yanlış yapıyoruz?
İlk yanlış, binanın sağlamlığına dış görünüşüne bakarak karar vermek. Yeni boyanmış bir cephe, yenilenmiş asansör ya da bakımlı bir apartman girişi, yapının depreme dayanıklı olduğunu göstermiyor. Binanın gerçek durumunu anlamanın yolu, yetkili kuruluşlar tarafından yapılacak mühendislik incelemelerinden geçiyor.
Riskli yapı tespitinde beton dayanımı, donatı özellikleri, taşıyıcı sistem ve yapısal düzensizlikler teknik esaslara göre değerlendirilmeli. Karot alınması önemli bir aşama olsa da tek başına bütün binanın güvenliğini açıklayan sihirli bir sonuç değil.
İkinci büyük yanlış ise müteahhit seçiminde ortaya çıkıyor. Türkiye'de birçok bina sahibi, dönüşüm görüşmelerine kaç metrekarelik daire alacağını konuşarak başlıyor. Oysa sorulması gereken ilk sorular farklı: Müteahhidin mali gücü yeterli mi? Daha önce hangi projeleri tamamladı? Teknik kadrosu ve yetki belgeleri uygun mu? İnşaat yarım kalırsa hak sahiplerini hangi güvenceler koruyacak?
Çünkü yanlış müteahhit seçimi yalnızca maddi kayıp yaratmıyor. Yıllarca süren inşaatlar, bitmeyen davalar, artan kira giderleri ve teslim edilemeyen konutlar, ailelerin ekonomik düzenini de altüst ediyor.
Üçüncü mesele, yıkım sonrasının yeterince planlanmaması. Riskli yapı tespitinden tahliyeye, yıkım izinlerinden yeni projenin ruhsatına, zemin etüdünden yapı denetimine kadar her aşama birbirini tamamlayan bir güvenlik zinciri. Bu zincirin herhangi bir halkasındaki ihmal, geleceğin yeni riskini oluşturabilir.
Bir başka önemli konu ise İstanbul'un zemini.
İstanbul'un her ilçesi, hatta aynı ilçenin her mahallesi aynı zemin özelliklerine sahip değil. Alüvyon alanlar, dolgu bölgeleri, yeraltı suyu koşulları ve yerel zemin özellikleri deprem sırasında yapının davranışını önemli ölçüde etkileyebiliyor. Ancak sağlam zeminde kötü yapılmış bir bina da risk taşıyor. Bu nedenle güvenliğin temelinde doğru zemin etüdü, uygun temel sistemi, doğru mühendislik ve etkin denetim bulunuyor.
İstanbul için beklenen büyük Marmara depremi, ne zaman gerçekleşeceği kesin olarak bilinemeyen fakat bilimsel açıdan ciddiyetle ele alınması gereken bir tehlike.
Üstelik Maltepe'deki olayın hatırlattığı gibi, binaların güvenliği yalnızca deprem anında değil, her gün önem taşıyor.
Kentsel dönüşümün ekonomik boyutu da artık çok daha ağır. İnşaat maliyetlerindeki artış, finansmana erişim güçlüğü, yüksek kiralar ve geçici taşınma giderleri vatandaşın kararını zorlaştırıyor. Birçok aile riskin farkında olsa bile dönüşümün mali yükünü karşılayamıyor.
Bu nedenle kentsel dönüşüm yalnızca vatandaşla müteahhit arasında çözülecek bir pazarlık olarak görülmemeli. Kamu, yerel yönetimler, finans kuruluşları ve inşaat sektörü ortak bir sorumluluk üstlenmeli. Şeffaf finansman modelleri, erişilebilir kredi olanakları, etkili denetim ve dar gelirli vatandaşlara yönelik destekler dönüşümün ayrılmaz parçaları olmalı.
İstanbul'un ihtiyacı yalnızca daha fazla yeni bina değil; güvenli, denetlenebilir, altyapısıyla birlikte planlanmış ve ekonomik olarak sürdürülebilir bir şehirleşme anlayışı.
Bugün Maltepe'de yaşananlar bize bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Kentsel dönüşüm ertelenebilecek bir gayrimenkul tercihi değil, yaşamsal bir zorunluluk.
Çünkü İstanbul'da asıl tehlike yalnızca beklenen büyük deprem değil, o deprem gelmeden önce kaybettiğimiz zaman.
Gelin hep birlikte haykıralım, yüksek sesle okuyalım:
İstanbul'da binalar değil, ihmaller çöküyor!
Ve unutmayalım:
Kentsel dönüşümde kazanılması gereken ilk şey metrekare değil, insan hayatıdır.