Fon krizi ve güven kaybının ekonomik faturası

Mustafa Deniz 02 Eki 2026

Mustafa Deniz
Tüm Yazıları
Türkiye'de yatırım fonlarında başlayan ve kısa sürede Borsa İstanbul'a yayılan dalgalanma, artık yalnızca fon yatırımcılarının yaşadığı bir sorun olmaktan çıktı.

Yaşananlar, Türkiye sermaye piyasalarının işleyişi, piyasa likiditesi, yatırımcı güveni ve yabancı sermayenin Türkiye algısı açısından daha geniş bir test niteliği taşıyor.

Eylül ayında bazı yatırım fonlarının yatırımcıların geri alım taleplerini karşılamakta zorlanmasıyla belirginleşen kriz, Borsa İstanbul’da sert satışları beraberinde getirdi. SPK’nın tasfiye kararı aldığı 100’ün üzerindeki fonun yaklaşık 455 bin yatırımcıyı ve 18 milyar dolarlık varlığı kapsadığı açıklandı.

Sorunun ekonomik açıdan en önemli tarafı ise kaybedilen paranın ötesinde, piyasaya duyulan güvenin ne ölçüde zarar göreceği.

SORUN SADECE FONLARLA SINIRLI DEĞİL

Yatırım fonlarının temel işlevlerinden biri, küçük ve büyük tasarrufları sermaye piyasalarına aktararak şirketlere alternatif finansman sağlamaktır. Türkiye’de yüksek faiz ortamında şirketlerin banka kredilerine erişim maliyeti yükselirken sermaye piyasalarının önemi de artıyor.

Nitekim 2026'nın ilk sekiz ayında 34 şirketin toplam 82,4 milyar liralık halka arz gerçekleştirdiği belirtiliyor. Dolayısıyla sermaye piyasasında yaşanacak güven kaybı yalnızca yatırımcıların portföylerini değil, şirketlerin gelecekte halka arz ve sermaye piyasaları yoluyla finansmana erişimini de etkileyebilir.

Fon krizinin kalıcı bir güven sorununa dönüşmesi halinde yatırımcıların daha yüksek risk primi talep etmesi, daha likit ve kısa vadeli enstrümanlara yönelmesi mümkün. Bu da hisse senedi piyasasının şirketlere uzun vadeli kaynak sağlama fonksiyonunu zayıflatabilir.

YABANCI YATIRIMCI NE GÖRÜR?

Yabancı yatırımcı açısından mesele yalnızca Borsa İstanbul’un birkaç gün içerisinde ne kadar yükselip düştüğü değildir.

Uluslararası yatırımcı için asıl soru şudur:

Piyasanın kuralları öngörülebilir mi, fiyat oluşumu sağlıklı mı ve gerektiğinde yatırımcı çıkış yapabilir mi?

Fonların likidite sorunları yaşaması ve bazı varlıkların kısa sürede sert biçimde değer kaybetmesi, yabancı yatırımcının Türkiye'deki piyasa yapısına ilişkin risk değerlendirmesini etkileyebilir.

Üstelik Türkiye'nin uluslararası yatırımcılarla ilişkilerinde sermaye piyasalarının derinleştirilmesi önemli bir hedef haline gelmiş durumda. Eylül ortasında yaşanan dalgalanma sırasında yabancı yatırımcıların Türk hisse senedi ve devlet iç borçlanma senetlerinde toplam 227 milyon dolarlık net satış yaptığı görülüyor. Bununla birlikte 13 haftalık toplam akım hâlâ pozitif seviyede bulunuyor. Yani mevcut veriler, yabancı yatırımcının tamamen Türkiye'den çıktığı şeklinde okunabilecek bir tablo ortaya koymuyor.

Bu ayrım önemli.

Çünkü fon krizinin yabancı yatırımcı üzerindeki etkisi, bundan sonraki süreçte atılacak adımlara bağlı olarak değişebilir.

ASIL RİSK: RİSK PRİMİNİN YÜKSELMESİ

Yabancı yatırımcı bir ülkeye yatırım yaparken yalnızca getiriye bakmaz. Getirinin yanında likidite riskini, kur riskini, hukuki riski, düzenleyici çerçeveyi ve piyasadan çıkış maliyetini de hesaplar.

Türkiye açısından fon krizinin kalıcı bir algı sorununa dönüşmesi, yatırımcıların Türkiye varlıkları için daha yüksek risk primi istemesine neden olabilir.

Bunun finansal karşılığı oldukça geniştir.

Daha yüksek risk primi;

Türk şirketlerinin finansman maliyetini artırabilir,

halka arzları zorlaştırabilir,

hisse senetlerinde değerlemeleri baskılayabilir,

yabancı sermaye girişini yavaşlatabilir,

TL varlıklara yönelik talebi olumsuz etkileyebilir.

Bu nedenle fon krizinin ekonomik faturası yalnızca fon yatırımcılarının uğradığı zarar üzerinden hesaplanamaz.

GÜVENİN YENİDEN TESİSİ KRİTİK

Türkiye açısından olumlu taraf, düzenleyici kurumların ve ekonomi yönetiminin krizin ardından likiditeyi destekleyen ve piyasa işleyişini korumaya yönelik adımlar atmış olmasıdır. TCMB'nin repo fonlamasını artırması ve SPK'nın sorunlu fonlara yönelik tasfiye sürecini başlatması bu çerçevede değerlendirilebilir.

Ancak piyasalarda güven yalnızca düzenleme ile değil, şeffaflık ve öngörülebilirlikle yeniden oluşturulabilir.

Yabancı yatırımcının görmek isteyeceği temel tablo; piyasada fiyat oluşumunun sağlıklı olması, fonların likidite risklerinin doğru yönetilmesi, çıkar çatışmalarının önlenmesi, manipülasyon iddialarının etkili biçimde soruşturulması ve yatırımcı haklarının korunması olacaktır.

Nitekim uluslararası yatırımcıların Türkiye sermaye piyasalarına ilişkin risk değerlendirmesi yeni değil. Dünya Bankası da Türkiye'de yabancı yatırımcıların makroekonomik değişimlere ve özellikle kur oynaklığına duyarlı olduğunu, uzun vadeli yatırım iştahının sınırlı kaldığını vurguluyor.

KRİZİN EN BÜYÜK MALİYETİ PARA DEĞİL, GÜVEN OLABİLİR

Türkiye'nin önündeki asıl mesele fon krizinin nasıl başladığından çok, nasıl sona ereceğidir.

Eğer süreç şeffaf biçimde yönetilir, yatırımcıların hakları korunur ve sermaye piyasalarında benzer sorunların tekrar yaşanmasını önleyecek mekanizmalar güçlendirilirse, yaşanan kriz piyasanın daha sağlam bir yapıya kavuşması için bir dönüm noktası olabilir.

Ancak güven kaybı kalıcı hale gelirse sorun fon piyasasının sınırlarını aşar.

Çünkü sermaye piyasalarının temel sermayesi paradır ama onu ayakta tutan şey güvendir.

Türkiye yabancı sermayeyi çekmek, şirketlerinin banka kredileri dışındaki finansman kaynaklarını büyütmek ve tasarrufları üretken yatırımlara yönlendirmek istiyorsa, yatırımcıya sadece yüksek getiri değil, aynı zamanda öngörülebilir, şeffaf ve güvenilir bir piyasa sunmak zorunda.

Fon krizinin Türkiye ekonomisine bırakacağı en önemli miras da burada yatıyor:

Kaybedilen para yeniden kazanılabilir. Kaybedilen güveni kazanmak ise çok daha uzun sürer.