81. BM Genel Kurul Toplantısının Ardından

Prof. Dr. Vişne Korkmaz
Tüm Yazıları
BM Genel Kurul toplantıları her daim önemlidir.

Krizler karşısında BM sisteminin çözümsüz kaldığı gerçeğinden hareketle genelde BM eleştirilerin odağı oluyor ama hala BM, uluslararası toplumun kendini gösterebildiği, hissettirebildiği kurumlardan biri. Dahası egemenlik kadar olmasa da eylemlere uluslararası meşruiyet sağlayan ya da bu meşruiyetin eridiğine şahit olduğumuz ana kaynaklardan biri. İkinci Dünya Savaşı sonrasında BM sistemi dizayn edilirken mimarları belirli deneyimlerden (Cemiyeti Akvam, Avrupa Uyumu, konferans diplomasisi vb) beslendiler fakat 2. Dünya Savaşı sonrasında yeni ulusların, iki kutuplu dünya dışında yükselen üçüncü, dördüncü dünyaların farkındaydılar. Dolayısıyla uluslararası toplumun sadece sistemsel kutupluluk üzerinden yönetilemeyeceğini, küresel yönetişimin bunun ötesine geçmesi gerektiğini biliyorlardı, ya da istemeseler bile bu gerçeklikle barıştılar. BM Genel Kurulu bu çoğulcu anlayış üzerinden doğdu ve aslında bakılırsa uluslararası toplumun ruhunu temsil etme noktasında BM Güvenlik Konseyinden rol çaldı. Bu nedenle zamanın ruhunun ve uluslararası politikadaki gelişmelerin sistemdeki aktörler tarafından nasıl algılandığını görmek bakımından Genel Kurul toplantıları, hangi lidere ne tür bir kabul sağlandığı son derece önemlidir.

BM krizi

Bu önemin artmasının bir sebebi daha var, uluslararası sistemde krizler döneminden geçmekteyiz. Sistemsel bir kriz ile mi (büyük güçler arasında mücadele, yeni kutuplaşmaların doğuşu, revizyonizmin geri dönüşü) yoksa uluslararası düzenin işlemeyişi ile ilgili bir krizle mi (uluslararası hukukun yok sayılışı, insan hayatının üstünlüğü konusundaki güvencelere karşı duyulan kuşku, gelecekten emin olamama hissi, çifte standart uygulamaların alenileşmesi, memnuniyetsizlik, eşitsizlik ve radikalizmin yükselişi) karşı karşıyayız bu çok net değil, zira 1945 sonrası düzende sistemsel faktörler düzen kurgusunun bizzat içerisinde yer aldı. BM habitatı da bürokratından teknokratına bu kriz döneminin ve eleştirilerin odağında BM’nin oluşunun farkında. Bu arada BM’den tek şikâyet edenin bugünkü krizlere çözüm için BM’nin misyonunu (uluslararası barış ve güvenliği korumak) gerçekleştirecek derecede etkili olması için reform sürecinden geçmesi gerektiğini söyleyenler olduğu düşünülmemeli. ABD Başkanı, tek başına BM’den daha fazla barış getirdiğini savunmaya devam ediyor. Trump’ın bu seneki konuşması da BM için çok güzel ifadelerle ve işaretler ile dolu değildi. Tam tersine ABD lideri, ABD’nin kendi çıkarları yönünde verdiği kararların (savaş ve barış kararları dahil) uluslararası sistemi ve düzeni BM’nin varlığından daha fazla etkilediğini ima etti. Real zeminde maalesef haksız da değil. Trump, geçen sene yaptığı konuşma öncesi verdiği mülakatlarda, görüşlerde ABD’nin BM’den çıkabileceğini söyleyecek kadar da ileri gitmişti. Bu sene bu imada bulunmaktan çekinmiş olması ABD başkanının görüşünü değiştirdiği anlamına gelmiyor zira BM, ABD’den gerekli bütçe ödemelerini filan alamıyor. Yani çok eleştirilen BM, ileride Trumpist başkanların gücüne bağlı olarak çözülebilir de. Bu geleceği görenler BM ve uluslararası kuralları kendilerine engel gördükleri için egemenlikçi tek taraflılığa dönmeyi seçmek arifesindeki büyük güçlere yaranma yerine BM’yi reforme etmeyi öneriyorlar. Reformistler, ABD’nin bugünkü egemenlikçi söylemi kadar, dün ABD liberalizmi altında yapılan çifte standart yaratıcı müdahalelerin de sorun olduğunun farkındalar. Dolayısıyla mevzuyu indirgemeci Trump parantezine almayan bir reform önerisi getirme derdindeler.

Reformcu çizgi

Bu reformcu çizgi içerisinde en önde gelen aktör belki de Türkiye. Sayın Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma ve Bloomberg için kaleme aldığı yazının ilgi odağı olmasından da bunu anlıyoruz. Türkiye, BM’de çok uzun süredir, neredeyse Soğuk Savaş bittiğinden beri, konuşulagelen reform önerilerine oldukça devrimci bir ruh vermişti. Bu ruhun iki ayağı vardı. Birincisi heyecanlandırıcı bir slogan olan “dünya 5’ten büyüktür’dü” ve BM Güvenlik Konsey’inin daha işler hale getirilmesi için veto yetkisine sahip 5 daimî üye etrafında dönen, onların güçler dengesine sıkışmış uluslararası politikanın reddine dayanıyordu. Diğeri “daha adil bir dünya mümkündür” mottosu ile ifade edilen kozmopolitçi ruh idi. Normatif Kuram, kozmopolitçiliğe ayrı bir sayfa açar. Kozmopolit anlayış ya da adalet ilkesi küresel düzenin içerisindeki her bir bireyin temel hak ve kaynaklara sahip olması gereğinden bahsetmez sadece, eşitsizlik ve mazlumiyetin giderilmesi için yeniden dağıtımcı adalet ilkesinden dem vurur. Yani karar verici basit bir adalet ve eşitlik fikrinden yola çıkmaz, sıfır noktasında olmadığının ve eşitsizliklerin “mazlum” bir güruh yarattığının farkında olarak, mazlumun durumunu düzeltmek üzere harekete geçer. Ankara çok uzun süredir BM reformunun teknik bir uzlaşma meselesi olmadığını, BM’nin eylemsizliğini aşması, aşarken de adalet ilkesini gözetir bir tutum alması gerektiğini söylüyor. Türkiye gibi realpolitik oyunu başarıyla oynayan bir aktörün uzun yıllardır etik dış politika çerçevesinde BM meselesini ele aldığını da böylece görüyoruz. 

Etik dış politika dendiğinde kaşların kalktığını görür gibi oluyorum. Geleneksel düşünce realpolitika ile etik dış politika arasında ölümcül bir kutuplaşma yaratıyor, ayrıca etik gibi bir konunun soyut bir zemine mahkûm olduğunu düşünüyor. Ben bu görüşe inanmıyorum. Belirli etik değerlerin gözetilmesi bir aktöre dünyalar karşısında (Küresel Batı, Küresel Güney vb) bir ses ve etki/konuşma alanı sağlayabilir, dolayısıyla aktörün kendi konumunu iyileştirme, kendine -belki bağımsız, belki reformcu bir koalisyon içerisinde- bir pozisyon yaratma gibi bir çabası varsa, buna mükemmelen hizmet edebilir. Soyut, felsefi alana sıkışmakla ilgili eleştiri ise bugün için bence çok yersiz çünkü Ankara görüşlerini somutlaştıracak en az üç kaynağa sahip: 

Ankara somut ne söylüyor?

İlki, Sayın Cumhurbaşkanının siyasi hayatını konumlandırdığı kimliksel çizgiye de uygun, bu nedenle kendisi tarafından çok güçlü bir şekilde savunulabiliyor: Filistin davası ve Gazze meselesi. İsrail’in Gazze meselesinde yalnızlaştığını da görüyoruz çünkü bu mesele mazlum-zalim kim tartışmasını anlamsızlaştıracak kadar net. İsrail, Gazze’de sivil halka karşı terör taktikleri uygulayarak İki Devletli Çözüm/Filistin Devleti’nin önünü sonsuza dek kapatmaya çalışıyor. Bu kimlik savaşı değil, bu stratejik harp ve sivillerin ölümü, korkutulması ve topraksızlaştırılması hedef. Bu nedenle Gazze mücadelesini ve Filistinlilerin siyasi olarak kendi devletleri içinde var olma hakkını savunmak adalet ilkesinin de BM Güvenlik Konseyinin eleştirilmesinin de temeli haline gelmeye çok uygun. İkincisi, BM’de kurumsal reform talebi. Gayet somut bir talebi var Türkiye’nin. BM Güvenlik Kurulunda veto hakkı ve daimî üyelik statüsünde reforma gidilmesi. Güvenlik Konseyi’nin sorumluluk almaya hazır üyelerle daha demokratik bir platform olması. Bunu bütünleyen bir şekilde BM Genel Kurulu’nun Güvenlik Konseyi karşısında etki ve sesinin güçlenmesi. Yapılabilirliği zor görünmesine rağmen iki şeyi hatırlatmak isterim: 1)- Bir zamanlar kimse dünya beşten büyüktür filan demiyordu, bugün BM kürsüsüne çıkan birçok liderin mealen aynı anlama gelecek konuşmalar yaptığını görüyoruz- bu tür bir talebi baskılamak çok kolay değil, BM’nin devamını isteyenler talep sahipleri ile görüşmek, onları ikna etmek ya da ikna olmak zorunda kalabilir. 1960’lardaki BM içindeki demokratikleşme dalgasını ve neler başardığını unutmadık. 2)- Ankara bir tür alternatifi de seslendiriyor. Bölgesel sorumluluk almak. Sayın Erdoğan bunu boş bir vaat olarak söylememiş; Gazze ve Karadeniz diplomasisi hala devrede, Ortadoğu Dörtlüsü, Mekke Anlaşması, NATO vb. Türkiye’nin bölgesel sorumluluğa katkısının soyut değil, siyasi, insani ve askeri olarak somut olduğunu biliyoruz. Üçüncü kaynak, son yılların sihirli kavramı- bağlantısallık. Bağlantısallık, elbette bir tür fonksiyonel karşılıklı bağımlılık kurulması ve bu kurgu üzerinden şiddetin kullanılmasına elverişli olmayan bir mutlak yarar (ticari, finansal, kültürel, insani kazanç alanı) inşası fikrine dayanıyor. Ankara çok akıllıca iklim ve çevre güvenliği alanını son yıllarda öne çıkarttı. Bu anlamda habitat sadece krizlerin değil, adalet ilkesinin temeli olmaya da çok uygun. COP 31 diplomasisi düşünüldüğünde, bana yeterince somut da geliyor.