Mekke İttifakı ete-kemiğe bürünüyor
Mekke Savunma İttifakı gözlerimizin önünde ete-kemiğe bürünüyor, en azından dişlerini taktığını pazartesi günü aldığı kararlarla gösterdi.
Pazartesi üye ülkelerin dışişleri, savunma bakanları ve genel kurmay başkanları Riyad’da düzenlenen olağanüstü toplantıda bir araya geldiler. Toplantı sonrasında Sayın Fidan’ın yaptığı açıklamadan anlıyoruz ki olağan toplantıların gündemi açısından ehemmiyet teşkil eden kurumsallaşma meselesinin de sonuna gelmiş bulunuyoruz. Kurumsallaşma ve -anladığımız kadarıyla Anlaşma kısa süre içerisinde TBMM’nin gündemine getirilecek- yasal süreçlerin ulusal bazda tamamlanması önemli, çünkü Mekke İttifakı egemenlik ve açık kapı prensibinin altını çizerek bölge için bir bölgesel düzen alternatifi olmaya devam ediyor. Bu açıdan belirli esneklikleri (ulusal güvenceler de diyebiliriz) korumak Mekke İttifakı’nın cazibesini -geleceğe yönelik olarak-artıracaktır. Üyeler bunun farkında.
Ama farkında oldukları bir şey daha var. Bu üçlü işbirliği “İttifak” çatısı altında doğdu; daha spesifik olarak da bir savunma ittifakı çatısı altında. Üstelik bu çatıyı çatanlar, Mekke İttifak’ının bir savaş ittifakı olmadığının altını çizmekle beraber, İttifak’ın bir savaş ortamında kurulduğunu, üyelerinin birbirlerini savunma sözü ile kendilerini tehlike belirgin hale gelmeden dahi bir maliyete ve yüke bağladıklarını biliyorlardı. Tüm bunlar, önemli bir artı üretmek için yapıldı: kolektif caydırıcılık.
Caydırıcılık, zor konu
Daha önce pek çok yazımızda belirtmiştik: Caydırıcılık, günümüzde oldukça karmaşık bir kavram ve strateji. Öncelikle melez ve asimetrik unsurların konvansiyonel olmayan kapasitelerle caydırılması çok kolay değil. Konvansiyonel kapasiteler bile tehdidin asimetrisine uygun planlanmalı. Ayrıca asimetrik/melez unsurlar üzerinden çatışmayı sürdüren taraflar için savaşı uzatmanın maliyeti çoğunlukla düşüktür; bu da caydırıcılık sağlamak için cezalandırma kapasitesi kullanan aktörler için her zaman sürüklenme riski doğurur. Yani Mekke İttifakı kolektif caydırıcılığı inşa ederken sürüklenme risklerini yönetebildiğini göstermek zorunda. Bugün Anlaşma ile ilgili tüm detaylar ya da kurumsallaşmanın tüm biçimi kamuoyu ile paylaşılmadığından sürüklenme riskine karşı supaplar nerelere koyulmuş tam bilemiyoruz. Fakat yine Sayın Fidan’ın yaptığı Suudi Arabistan’ın Yemen sorununu çözmekte gösterdiği sağduyu ve esneklikle ile ilgili açıklamalardan üç üye ülkenin sürüklenme riskine karşı çok hassas davrandığını anlayabiliyoruz. Sayın Fidan, daha önce, ortak savunma sorumluluğunu (yani NATO 5. Maddeye benzeyen Anlaşma hükmünü) işletmek ile caydırıcılık arasında basit ve doğrudan bir bağlantı kurulamayacağını da açıklamıştı. NATO konusunda verdiği örnek son derece doğru: NATO, 5. Madde’yi tarihinde bir kere işletti, ülkelerin topraklarına yönelik her asimetrik saldırının 5. Madde’yi tetiklemediğini de Türkiye olarak çok net biliyor, hatırlıyoruz. Buna rağmen NATO’nun kollektif caydırıcılığı son derece güçlüdür. Çünkü caydırıcılık en nihayetinde aktörün cezalandırma kapasitesi ve niyetinin karşı taraf tarafından ciddiye alınmasına yani güvenilirliğinin algılanmasına dayanır.
Bütün bu yazıp çizdiğimiz caydırıcılığın karmaşık doğasında değişen bir şey yok, fakat sürekli kendini sınırlandırma, stratejik sabır gösterme gibi bir yol izleyip, kırmızı çizgilerinize dokunan sınamalara yanıt vermezseniz de bu kurmak istediğiniz caydırıcılığa zarar verir. Dolayısıyla Yemen Krizi, Suudi Arabistan’ın güvenliğine yönelik çok ciddi bir sınama olmaktan, Riyad’ın ve -belki diğer iki ülkenin de- kırmızı çizgilerine dokunan bir hal aldığında bir şeyler yapmak ve Mekke İttifakı’nın ortak savunma sözünün altını doldurmak gerekti. Ben kırmızı çizginin Mekke ve Medine’ye yönelik saldırılar olduğunu düşünüyorum.
Yemen krizinde geçilen kırmızı çizgiler ve sürüklenme riski
Bu saldırılar, Yemen’de Husilerin ulaştığı alanı korumak konusunda ve Riyad’ın Yemen krizine bulaşmasının sınırlarını çizmek adına caydırıcı mesaj ileten saldırılardı. Fakat, Yemen Riyad için ve Körfez dengeleri – özellikle de Suudi Arabistan ve BAE arasındaki dengeler için- hayati önemde bir yer. Konu ekonomik güvenlik gibi bir yere de temas ediyor ki bu Riyad için rejim güvenliği demek. Sözün özü, Husiler caydırıcı bir saldırı yapabildiler ve çok sembolik hedeflere yöneldiler diye Suudi Arabistan’ın Yemen’de Hükümet’e bağlı Silahlı Kuvvetlere verdiği desteği çekmesi mümkün değil. Bu desteğin sonucunda (oyunun sonunu henüz bilmesek de) Husi ilerlemesinin bazı stratejik kalelerinin geri alındığını görüyoruz. Maalesef sonuçta Husilere bu savaşı kazanmalarının imkansız olduğu gösterilmeden Yemen’deki meydan okumanın bitmesi de mümkün değil. Ayrıca bu meydan okuma sadece Husi kuvvetlerinin Yemen gündeminden doğmuyor, İran-ABD/İsrail savaşındaki dengelerden doğuyor. Bu durumda stratejik olarak durduruldular ya da vuruldular diye Husilerin de durmasını bekleyemeyiz. Zaten Suudi Arabistan destekli kuvvetlerin ilerleyişi karşısında Husi kuvvetleri Suudi Arabistan’daki kritik altyapıyı (enerji tesisleri, hava alanları vb) ve özellikle güneydeki şehirleri hedef alacağı tehdidinde bulundu. Bütün bu hikaye şu yüzden önemli, Suudi Arabistan’ın savunulması ile ilgili bir şeyler yapılmazsa, krizi diplomatik yollarla kontrol altında tutmanın sınırları olduğundan İttifak üyeleri sürüklenme riskiyle yine karşı karşıya kalabilirdi. Henüz pek çok şeyi söylemek için erken fakat yapılan açıklamalardan 5 Ekim toplantısının sonucunda alınan kararların muharip güçlerin Suudi Arabistan’da konuşlandırılmasından ziyade savunma sistemleri, teknik destek ve dron-savunması için kullanılabilecek teknik ekipman ve ekibin konuşlandırılması ile ilgili bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Bu adımların atılmasını Pakistan ve Türkiye’nin önemsemesi şaşırtıcı değil zira Suudi Arabistan’a yönelik meydan okuma Pakistan’a yönelik ciddi bir sınama. Ayrıca üç ülke Mekke Anlaşmasını yazarken Gazze’ye yapılan atıftan biliyoruz bir tür dayanışma, bir tür İslam/Ortadoğu dayanışması kurmak arzusundaydılar. Bu yüzden sembolik saldırılar sembolik cevaplar almak zorunda.
Yemen, Türkiye için ayrıca önemli bir alan
Öte yandan şunu da belirtmek lazım: Yemen mevzusunun nasıl şekillendiği Türkiye açısından başı boş bırakılmayacak kadar önemli bir mesele. Konunun Babül Mendeb’ten geçiş güvenliği, bağlantısallığın korunması konusunda güvenlik sağlayıcısı olma iddiası, Kızıl Deniz-Mısır-Doğu Akdeniz geçişinin (mesele bizim için tabi ki çok önemli) selameti gibi boyutları var. İsrail, Yemen meselesine bulaşmak için can atıyor. Hem BAE hem Somaliland hem de Etiyopya hattında çok çalıştıkları kulağımıza geliyor. Körfez, İsrail’i bu işe bulaştırmakta eskisinden daha gönülsüz çünkü İsrail’in Yemen’de sahip olduğu etki alanı ve networkün sorunu çözmekte yetersiz kalacağını düşünüyorlar. Somalilandli savaşçılar fikri de şimdilik cazip gelmiyor; Yemen’deki savaşı Sudan’daki savaşa benzetmek dışında bir işe yaramaz bu hamle gibi. Ayrıca muhtemelen İsrail’i Körfez işin içine sokarsa Husiler bundan yerel güç olarak meşruiyet devşirir. Fakat bugünkü isteksizlik İsrail’in kapıları pencereleri zorlamasını engellemiyor. Türkiye, daha yeni seçimler sonrası İsrail dış politikasında bir değişim beklemediğini açıkladı. Öyleyse Yemen’in İsrail tarafından kullanılacak bir büyük yaraya dönüşmesi de mümkün mertebe engellenmeli.
Son olarak aklımızda iki hususu tutalım: 1)- İnşallah yanılırım ama Yemen krizinin el yükseltmelerle devam edeceğini düşünüyorum. Bu şartlarda İttifak caydırıcı kuvvet algısı ve sürüklenme riskleri karşısında üye ülkelere sağlanan esneklik arasında bir denge bulmaya çalışacak; bulabilirse bu gelecekte çok işe yarar. 2)- İttifak çok çabuk harekete geçti. Bu bölgenin üç büyük ülkesinin bölgesel güvenlikle ilgili ortak bir vizyon geliştirebildiklerini, sorunsuz koordine olma noktasında çok hazırlıklı olduklarını gösteriyor. Hiç yabana atılmayacak bir başarı.