New York'ta dünya rüzgârı

Tülin Yalman 25 Eyl 2026

Tülin Yalman
Tüm Yazıları
Bu hafta dünyanın gözü kulağı, New York'ta düzenlenen, dünyadan yaklaşık 140 liderin bir araya geldiği tarihi BM Genel Kurulu'ndaydı.

Dünya liderlerini bir araya getiren bu seneki Genel Kurul görüşmeleri, “Güveni yeniden tesis etmek, dönüşümü yönetmek: Herkes için sonuç veren bir Birleşmiş Milletler” teması başlığında yapılmasıydı.

Dünyada artık ekonomi ile diplomasiyi, güvenlik ile ticareti, enerji ile siyaseti birbirinden ayırmak neredeyse mümkün değil.

2026'ya Türkiye açısından baktığımızda da tam olarak böyle bir tablo görüyoruz.

Temmuz ayında Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu temasları ve kasım ayında Antalya'da gerçekleştirilecek COP31…

Birbirinden çok farklı görünen bu üç önemli buluşma aslında aynı soruyu gündeme getiriyor:

Değişen dünya düzeninde Türkiye kendisini nerede konumlandırıyor?

NATO artık yalnızca askerî güvenliğin konuşulduğu bir masa değil.

Savunma sanayii, enerji güvenliği, teknoloji, kritik altyapılar ve tedarik zincirleri de güvenlik kavramının içine girmiş durumda.

Ankara'daki zirvede savunma kapasitesinin ve üretimin artırılmasına yönelik mesajların ekonomi dünyası tarafından yakından takip edilmesinin nedeni de bu.

Türkiye açısından ise savunma sanayiinde gelişen üretim kapasitesi, NATO standartlarında üretim yapan şirketleri ve stratejik coğrafi konumu önemli bir ekonomik alan açıyor.

Ardından diplomasi trafiğinin merkezi New York'a taşındı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın burada uluslararası iş dünyasına verdiği mesajlarda fiyat istikrarı, mali disiplin, sürdürülebilir dış denge ve yapısal dönüşüm öne çıktı.

Ancak bence asıl dikkat edilmesi gereken, Türkiye'nin dünyaya kendisini nasıl anlatmaya çalıştığı.

Türkiye artık yalnızca büyük bir pazar ya da üretim merkezi olarak değil; Avrupa ile Asya arasında enerjinin, ticaretin ve lojistiğin kesiştiği stratejik bir merkez olarak konumlanmak istiyor.

Orta Koridor'dan Kalkınma Yolu'na, TANAP'tan Bakü-Tiflis-Ceyhan'a kadar uzanan projelerin uluslararası görüşmelerde giderek daha fazla öne çıkması da bundan.

Çünkü dünya ekonomisinin yeni anahtar kelimelerinden biri artık “güven”.

Sermaye yalnızca ucuz üretim aramıyor.

Güvenilir ülke, güvenilir enerji, güvenilir tedarik zinciri ve kesintisiz ulaşım koridoru arıyor.

Şimdi bu diplomasi hattının üçüncü önemli durağına geliyoruz.

Kasım ayında Antalya'da gerçekleştirilecek COP31, Türkiye'yi bu kez dünyanın iklim ve sürdürülebilirlik gündeminin merkezine taşıyacak.

Üstelik iklim zirveleri artık yalnızca çevrenin konuşulduğu toplantılar değil.

Enerji dönüşümünden yeşil finansmana, sanayiden tarıma, su yönetiminden şehirlerin geleceğine kadar çok büyük bir ekonomik dönüşüm aynı masada şekilleniyor.

Bu nedenle COP31'i yalnızca Türkiye'nin ev sahipliği yapacağı büyük bir uluslararası organizasyon olarak görmek eksik olur.

Antalya'ya gelecek dünya liderleri, uluslararası finans kuruluşları, yatırımcılar ve küresel şirketler aynı zamanda önümüzdeki yılların yatırım haritasını konuşacak.

Türkiye'nin önündeki asıl fırsat da burada.

Bir tarafta NATO ile güvenlik ve savunma ekonomisi…

Zirvede en önemli görüşme de kuşkusuz Trump'ın ayrı bir önemle ağırladığı Çin Devlet Başkanı Şi ile buluşmasıydı.

Ana başlığın İran savaşı olduğu bu kritik buluşmada Trump, Şi'yi uçak kapısına kadar karşılayıp, Beyaz Saray'da da özenle ağırlamasıydı.

64 yıl sonra ilk kez yapılan bu ziyaret birçok anlamda ayrı bir önem taşımakta.

Ticaret savaşlarındaki en önemli iki aktör Çin ve Amerika; bu iki süper güç, BM toplantısına resmen damga vurdu da diyebiliriz.

Bir tarafta enerji ve küresel ticaret koridorları…

Diğer tarafta COP31 ile yeşil dönüşüm ve iklim ekonomisi…

Bence artık soru Türkiye'nin dünyanın hangi masasında oturduğu değil.

Asıl soru, oturduğu bu masaları ne kadar ekonomik değere dönüştürebileceği.

Çünkü yeni dünya düzeninde ülkelerin gücünü yalnızca sahip oldukları coğrafya belirlemeyecek; o coğrafyayı ne kadar stratejik bir avantaja dönüştürebildikleri belirleyecek.

Ankara'dan New York'a, oradan Antalya'ya uzanan bu hattın sonunda Türkiye için asıl başarı, dünyanın gündeminde olmak değil; dünyanın değişen ekonomik rotasında kalıcı bir adres olabilmek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın zirvede, özellikle COP31 zirvesinde iklim adaletinin öne çıkarılmasını sağlayacağız açıklaması, kasımda Antalya'da COP31 zirvesinin dünyaya çok farklı mesajlar vermeye hazır olduğunu da göstermiş oluyor aslında…

BM zirvesinden dünyaya verilen mesajlar çok değerli ve önem taşırken, gözler şimdi kasımda Antalya'da, Türkiye'nin ev sahipliğinde düzenlenecek olan COP31'e çoktan çevrildi…