Fon mağdurları ne olacak?
Türkiye sermaye piyasaları son günlerde hiç alışık olmadığı bir sınavdan geçiyor.
Bir tarafta milyarlarca liralık fon portföyleri, diğer tarafta bu fonlara güvenerek birikimlerini değerlendiren yatırımcılar...
Ve şimdi herkes aynı soruyu soruyor:
Fon mağdurlarının parası ne olacak?
Sermaye Piyasası Kurulu'nun tasfiye kararı aldığı 7 portföy yönetim şirketine bağlı 131 yatırım fonuyla ilgili süreç artık yeni bir aşamaya girmiş durumda. Tasfiye sürecinde Tera Portföy fonları için Türkiye İş Bankası, diğer altı portföy şirketinin fonları için ise Ziraat Bankası görevlendirildi. Fon varlıklarının piyasa koşulları, likidite ve yatırımcı menfaati gözetilerek nakde dönüştürülmesi ve elde edilen tutarın yatırımcıların payları oranında hesaplarına aktarılması öngörülüyor.
Kâğıt üzerinde süreç belli.
Ancak yatırımcı açısından asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü yatırımcının sorduğu soru yalnızca “Param ne zaman ödenecek?” değil.
“Paramın ne kadarı geri gelecek?”
İşte bu sorunun yanıtı bugün için kesin değil.
Çünkü fonların içinde bulunan varlıkların ne kadarının, hangi fiyatlardan ve ne kadar sürede nakde çevrileceği tasfiye sürecinin en kritik noktası.
SPK da 21 Eylül'de tasfiye süresindeki üç aylık süreyi altı aya çıkardı. Kurul, bunun tasfiyenin mutlaka altı ay süreceği anlamına gelmediğini, portföylerdeki varlıkların piyasa koşulları dikkate alınarak mümkün olduğunca uygun şartlarda satılabilmesi amacıyla bu değişikliğin yapıldığını açıkladı.
Bu düzenleme teknik açıdan anlaşılabilir.
Fakat yatırımcı açısından altı ay demek, belirsizliğin de altı ay daha devam etmesi demek.
ASIL BEDELİ KİM ÖDEYECEK?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Fonların tasfiye edilmesi ile yatırımcının zararının karşılanması aynı şey değil.
Bir fonun portföyündeki varlıkların satılması sonucunda elde edilen para, yatırımcının fondaki payı oranında dağıtılacak. Dolayısıyla portföydeki varlıkların satış değeri, likiditesi ve piyasa koşulları yatırımcının eline geçecek tutarı doğrudan etkileyebilir.
Tam da bu nedenle mesele sadece fonların tasfiyesi değil.
Mesele, yatırımcının uğradığını düşündüğü zararın nasıl telafi edileceği.
Eğer ortada bir ihmal, mevzuata aykırılık, yanlış değerleme veya yatırımcıyı yanıltan bir uygulama varsa bunun sorumluluğu ayrı bir hukuki ve idari süreç içerisinde belirlenmek zorunda.
Burada aceleyle suçlu ilan etmek kadar, yatırımcının yaşadığı mağduriyeti görmezden gelmek de doğru değil.
Çünkü sermaye piyasasının temel sermayesi paradır ama onun da üzerinde bir değer vardır:
Güven.
GÜVEN KAYBEDİLİRSE PARAYI GERİ GETİRMEK YETMEZ
Türkiye'nin daha fazla tasarrufa, daha fazla sermaye piyasası yatırımcısına ve daha güçlü bir fon ekosistemine ihtiyacı var.
Vatandaşın parasını bankada tutmak yerine sermaye piyasalarına yönlendirmek isteniyorsa yatırımcı kendisini güvende hissetmek zorunda.
“Fon alıyorum, profesyoneller yönetiyor” diyen yatırımcı, sistemin bütün risklerini tek başına taşımak zorunda olduğunu düşünmemeli.
Elbette hiçbir yatırım risksiz değildir.
Ancak yatırım riski ile sistemin işleyişinden kaynaklanan risk aynı şey değildir.
Yatırımcı bir hissenin düşebileceğini kabul eder.
Ama fonun değerlemesinin nasıl yapıldığını, portföydeki varlıkların ne kadar likit olduğunu, geri ödeme mekanizmasının nasıl çalıştığını ve kriz anında kimin hangi sorumluluğu üstleneceğini bilmek ister.
İşte bundan sonra yapılması gereken de tam olarak budur.
ŞEFFAFLIK ARTIK TERCİH DEĞİL, ZORUNLULUK
Tasfiye sürecinde her yatırımcı şu soruların yanıtını açık biçimde görebilmeli:
Fonun gerçek portföyü nedir?
Hangi varlıklar hangi değerden bilançoda yer alıyor?
Bu varlıkların güncel piyasa değeri nedir?
Ne kadarı nakde çevrildi?
Hangi varlık ne kadara satıldı?
Fonun toplam yükümlülüğü nedir?
Yatırımcı başına düşen ödeme ne zaman ve hangi yöntemle yapılacak?
Ve en önemlisi...
Ortaya çıkan zararın sorumluluğu kime ait?
Bunların yanıtları ne kadar açık verilirse, sermaye piyasalarına duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi de o kadar kolay olur.
Çünkü bugün yaşanan yalnızca birkaç fonun tasfiye edilmesi meselesi değildir.
Bu olay, Türkiye'de sermaye piyasalarının denetim, şeffaflık, likidite ve yatırımcı koruması açısından ne kadar güçlü olduğunun da bir testidir.
YATIRIMCI PARASINI DEĞİL, GÜVENİNİ BEKLİYOR
Şimdi yatırımcılar bekliyor.
Kiminin emeklilik birikimi, kiminin çocuklarının geleceği için ayırdığı para, kiminin yıllarca yaptığı tasarruf...
Hepsinin ortak bir beklentisi var:
Parasının akıbetini bilmek.
SPK'nın tasfiye sürecini düzenlemesi önemli bir adım.
Ancak süreç bununla bitmemeli.
Yatırımcıya yalnızca “bekleyin” denmemeli.
Ne kadar para olduğu, hangi varlıkların satıldığı, ne kadarının nakde çevrildiği ve yatırımcıya ne zaman ödeme yapılacağı mümkün olan en şeffaf biçimde açıklanmalı.
Çünkü sermaye piyasasında güven bir günde kaybedilebilir.
Ama yeniden kazanılması yıllar alır.
Bugün asıl sınav, fonların nasıl tasfiye edileceğinden çok daha büyük:
Türkiye, yatırımcısına yeniden güven verebilecek mi?
Fon mağdurlarının beklediği cevap da aslında burada yatıyor.
Onlar yalnızca paralarının geri dönmesini istemiyor.
Haklarının ne olduğunu, paralarının nerede olduğunu ve bu sürecin sonunda kimin sorumluluk taşıdığını bilmek istiyor.
Ve bu soruların cevabı ne kadar gecikirse, kaybedilen yalnızca para değil, sermaye piyasalarına duyulan güven olacaktır.