Netanyahu'nun yeni güvenlik doktrini
Pazar günü Filmekimi kapsamında Naza'yı izleme fırsatım oldu. Okuyucumuz yabancı değildir ama kısaca filmin İsrailli iki yönetmen tarafından The Guardian işbirliğinde çekilmiş bir belgesel olduğunu söyleyelim.
Belgesel Venedik’te Altın Aslan kazandı ve Netanyahu Hükümetinin köpürmesine neden oldu. Netanyahu, yönetmenleri ihanet ile suçluyor, vatandaşlıklarını ellerinden alacaklarını söylüyor. Netanyahu, röportaj veren subayların da peşine düşeceğini açıkladı. Yönetmenler şimdilik İsrail’e dönemiyor zira evlerinin önünde “yalan söylediklerini” iddia eden ve yönetmenleri ölümle tehdit eden göstericiler var. Bu kadar gürültüye neden olan filmde ne var derseniz; Belgeselde ismi ve kimliği gizlenen, Gazze’deki operasyonlarda görev yapmış 12 İsrail istihbarat subayı ile yapılmış röportaj var. Röportajlar Genelkurmay Başkanlığı ve İstihbarat Merkezi Tel Aviv’de olduğu Tel Aviv’de çatılarda, hayat bir şekilde- çoğunlukla da sakince- akarken gerçekleşiyor.
Tel Aviv ilericiliğinde gerçekleşen suçlar
Tel Aviv vurgusu aslında önemli, sadece İsrail güvenlik merkezlerini barındırdığı için değil; Kudüs siyasetinin temsil ettiği aşırılıkçılıktan kendini bağımsızlaştırmayı meziyet olarak nitelendiren, okumuş, kent-soylu, çölden mühendislikle var-edilmiş dolayısıyla geçmişin (tarihin ve dinin) ağır yükünü taşımayan bir kentte liberal bir yaşam sürdüğünün bilincinde bir toplumsal kesimin hayal edilmiş alanı olduğu için. Zaten belgeselde röportaj veren subaylardan bir kaçı Tel-Aviv kökenlerini, saygın mesleklerini, ordu ve istihbarat içerisindeki elit konumlarından bahsetti. Yani karşımızda “canavarlar” yok, kendilerini “görev dışında” insani sınırları aşan eylemlerde bulunanlardan (örneğin uzaktan öldürdükleri çocukların köpekler tarafından yenmesini izleyenlerden) ayırıyorlar. Dahası Filistinlileri/Gazzelileri “insan olmaktan çıkartmadıklarını”, bunun üzerine düşünmediklerini, içlerinde çok korkunç bir nefret hissetmediklerini söylüyorlar. Görevin ve sistemin bir parçası olmanın (birisinin deyimi ile “küçük bir dişli”, diğerinin deyimi ile “sadece emirleri yerine getirdiler”) altını çiziyorlar. Belgesel boyunca çok soğukkanlı bir şekilde bu görev insanları, nasıl savaş suçu işlediklerini, soykırım yaptıklarını ve bilerek sivilleri (Naza, sivil zaiyat demek bir kısaltma olarak) – kadın ve çocukları- nasıl öldürdüklerini, insani yardım ve açlığı nasıl hesaplanmış bir tuzak halinde kullandıklarını anlatıyorlar. Uluslararası Ceza Mahkemesinin konuyla ilgili dosyalarına aşina olanların, Gazze’ye bu topraklardan bakanların şaşırmayacağı hikayeler anlatıyorlar. Etkileyici olmasının sebebi şu; yaptıklarının entelektüel ve vicdani olarak farkında olan bir kitle savaşı insanlığa karşı suç işleyerek verdiklerini -hiçbir aşırı duygu ibaresi olmadan ve meşrulaştırmadan hatta rasyonelleştirmeden- anlatıyor. Hatta içlerinden biri, yaptıkları ile Nazi Almanya’sında rejimin yaptıkları arasındaki benzerliği kendi kendine kuruyor; Nazileri artık anladığını, insanın böyle suçlar işledikten sonra evine dönüp mesleğini hiçbir şey olmamış gibi icra etmesinin mümkün olduğunu artık bildiğini söylüyor. Üzücü ama “olan oldu” gibi bir duygu hâkim anlatılara. Belgesel, Gazze’deki yıkımın kısa bir fotoğrafını vererek bitiyor.
Nasıl oldu?
Filimden çıktığında insan ister istemez düşünüyor. Bir toplum böyle bir radikalleşme içerisine nasıl düşer? Radikalleşmenin İsrail rejimi tarafından bir savaş stratejisi olarak kullanıldığı anlaşılıyor elbette; ayrıca 7 Ekim saldırılarının yarattığı travma da anlaşılabilir. Saldırıya uğradığını düşünen bir toplum var, dahası 7 Ekim saldırıları İsrail’in caydırıcılığına bugüne kadar tamir edemediği bir yara açtı. Dolayısıyla 7 Ekim’in hemen ertesinde öfkenin korkuya, korkunun şiddete, şiddetin- kazanılamayan bir savaş karşısında- uluslararası toplumun dışındaysak her şeyi yapabiliriz çılgınlığına dönüşmesi de anlaşılabilir. Fakat, bu açıklamaların böylesi bir radikalizm için yeterli zemin oluşturduğunu düşünmüyorum. İsrail adına her şey yolunda giderken (ABD’nin İran politikası belirsizliğini koruyordu ama bunun dışında Doğu Akdeniz- Körfez hattında dışlanmayacakları bir bölgesel ortam ABD yardımı ile oluşmuştu) beklenmedik bir saldırı gerçekleşti. Bugün seçim arifesinde muhalif cenahlar Netanyahu’nun uyarıldığını ama uyarılara kulak asmadığını söylüyor. Bu cenahlar Netanyahu’nun ve ailesinin yargılanmamak için her şeyi yapabileceğini de söylüyor. Olabilir tabi, yine de İsrail’in caydırıcılığını altüst edecek bir saldırıya göz yummak için vatanını hiç sevmemek, halkın ve toprakların için hiçbir sevgi kırıntısı beslememek gerekir. Netanyahu’nun durumu tam olarak ne, sorusunun cevabından bağımsız şunu söyleyebilirim. İsrail’de karar vericiler toplum şokta iken “bu işi bitirmek için başka yol yok, sonuna kadar gidelim” dedi ve kendileri adına Gazze sorununu, Lübnan-Hizbullah sorununu, “iki devletli çözüm sorununu” ve “İran sorununu” çözmek üzere harekete geçtiler. Toplum şoktan çıktığında- çıkıp çıkmadıklarından da emin değilim- kendisini işleyen bir savaş/ölüm makinasının çarklısı, dişlisi olarak buldu. Şimdi bu toplum seçimlere gidiyor. Giderken yukarıda söylediğim “radikal çözüm peşindeki” hiçbir meselede farklı düşünen tek bir parti bile yok seçimlere giren. Hatta kimisi Netanyahu’yu “iki devletli çözüme” yeterince karşı olmamakla filan eleştiriyor.
Yeni Güvenlik Doktrini
Giderayak, Pazar günü biz İstanbul’da Naza’yı izlerken, Netanyahu yeni güvenlik doktrinini ilan etti. Doktrin çok yeni bir şey söylemiyor ama iki açıdan önemli: 1)- Netanyahu cumartesi günü Trump’tan kendisine destek almayı başardı. Bu destek öyle kuru bir açıklamadan da ibaret değildi, Netanyahu, Trump ile yaptığı sıcak telefon konuşmasında İran rejimini “bitirmek” konusunda kararlı olduğunu söyledi ve bu “bitirme” mevzusunda destek gördü. 2)- Kasım seçimlerine kadar taş yerinden oynamayacak gibi bir hava var ama bir yandan da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat saldırısından daha büyük bir saldırıya hazırlandıkları haberleri geliyor. İsrail savaş uçaklarının İran sınırına kadar uçup geri döndüğü ve havayı kokladığı not ediliyor. Bu ortamda yeni bir şey söylemese de keskin bir doktrinin açıklandığı gözlerden kaçmıyor.
Doktrin keskin ama haritası İsrailli olmayan bir düşünce kuruluşu tarafından hazırlanmış bir haritanın kopyası (yani yine yeniden Sevilla haritası kolaycılığı). Netanyahu, Ortadoğu’nun birbirine rakip ittifaklar arasında kutuplaşmacı biçimde bölündüğünü söylüyor. Düşman İran/radikal Şii bloğu, rakip Elmas İttifakı diye adlandırılan Sünni bloğu (Mekke İttifakına isim bulmak için çok uğraşılmış) ve de İsrail ve BAE’nden müstesna Beşgen İttifakı arasında bölünmüş bir bölge var. Bu bölgede her bir bloğa yakınlık duyan, işbirliği yapabilecek pragmatik bölge devletleri ve devlet dışı aktörler var. Ayrıca hem Beşgenlerle hem de Elmaslarla iyi geçinme potansiyeline sahip Libya gibi bölünmüş aktörler var. Netanyahu, bu tür bir parçalı Ortadoğu’da İsrail’e yönelik risklere karşı çevreleme değil, önalıcı/önleyici saldırı yapmaya öncelik vereceklerini açıkladı. Yaptığı mülakatta da iki hususun altını çizdi: 1)- Trump sonrası ABD’nden aldığımız destek azalabilir, hatta İsrail’e çok dost olmayan bir Amerikan yönetimi görebiliriz. Dolayısıyla çok değerli 2 yılımız var. İşi bitirdik, bitirdik, bitirmedik zorlanabiliriz. 2)- Öncelik düşman “radikal Şii” ekseni devirmek ama sonra Türkiye liderliğindeki “radikal Sünni eksenin” peşine düşeceğiz. Netanyahu, seçimlere giderken bu söylemi boşuna kullanmıyor. “İşi bitirme” yolunda sonu gelmeyen bir savaşa sıkışan topluma “işi bitirme” vaadinde bulunuyor.
Netanyahu’nun söyleminin tehditkâr ve korkutucu olduğunu kimse yadsıyamaz. Çizdiği tablo da bölge gerçeklerine tam oturmuyor.
Bölge gerçekleri ve Ankara’nın cevabı
Öncelikle Sünni eksen dedikleri işbirliği zemini savunma ittifakı biçimini almış dahi olsa kendini Sünni eksen olarak adlandırmıyor. Bölgedeki ittifakları da bir kutuplaşma olarak görmüyor. Mekke İttifakının bölgede herkesi kapsayacak bir zemin arandığı biliniyor. Kendisini bağlamaktan ve sürüklenmekten korkan daha küçük devletlerle daha esnek işbirliği zemini de geçerli ve bulunabilir. Son Katar-Endonezya-Pakistan-Türkiye Savunma İşbirliği anlaşması bu zeminde gayet değerli. Türkiye ve Pakistan’ın Mekke Savunma Paktı üyeleri olduğu da düşünülürse esneklik ve yükümlülük dengesi üzerinden tüm bölgeyi kapsayan bir işbirliği kuşağı yaratmak gibi bir derdi hala güdüyorlar. Yani bazı Batılı düşünce kuruluşlarından ödünç alınmış harita tam gerçekliği yansıtmıyor. Ayrıca Türkiye’nin “liderlik” gibi bir derdi yok, bir zamanlar denge tutucu olmak istiyordu. Şimdi konjonktür çok farklı, o nedenle bu hevesten de kendini uzaklaştırdı. İstediği şey bölgesel istikrar olsun, İsrail ve -eğer revizyonist olacak ise- İran gibi aktörler sınırlansın, coğrafyanın avantajını kullanarak Ankara, ticaret-enerji merkezi olarak para kazansın. Bunun bölgesel bir koordinasyon gerektirdiğinin de farkında bu yüzden liderlik gibi bir noktadan ziyade bölge koordinasyonu içerisinde etkili ve kazanımlı olmaya oynuyor.
Ama tabi Pazar günü açıklanan doktrinin imasını da kulak arkası edecek değil. Bu nedenle iki önemli gelişme Ankara’nın cevabı olarak yorumlanmalı. İlki Mekke Anlaşmasının TCBMM’ne getirilmesi. Basına yansıyan tam anlaşma metninde Anlaşmanın süresiz olması ve ilk 10 yıl müttefiklerin İttifak’tan ayrılmaması gibi istisnai hükümleri taşıması, Mekke İttifakı’nın zemininin sallantıda/esnek olmadığını, bölgenin üç büyük devletinin birbirine bağlandığını gösteriyor. İkincisi Libya parlamentosunun 2019 Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşmasını kabulü. Bu daha şimdiden Netanyahu’nun haritasında küçük bir sapma demek. Libya hala bütünleşmemiş olabilir ama Türkiye söz konusu olduğunda iki rakip hattın bütünleşik bir karar aldığını ve Ankara’nın Libya’daki en etkili aktör olduğunu gösterdiğini görüyoruz. Bu arada bu cevapları verirken Türkiye’nin hala Netanyahu’yu uluslararası topluma havale etmek, Yunanistan-GKRY arasındaki denizaltı kablo bağlantısını (yazılı bildirim gelmesi halinde) engellememek gibi aklıselim açıklamalarla kutuplaştırıcı atmosferi söylem düzeyinde sınırlandırmak gibi akılcı bir politika izlediğini görüyoruz. Çünkü, ne yapalım safları sıklaştırma ve hep bir adım ileri gitme zamanı.