Dünya nereye gidiyor

Tülin Yalman 06 Kas 2026

Tülin Yalman
Tüm Yazıları
Farkında mısınız zehir gibi günlerden geçiyoruz. Dünya nereye gidiyor? Siyasetin faturası ekonomiye mi kesilecek? Cevapları çok fazla…

Bir yanda İsrail seçimlerinin ortaya çıkardığı siyasi belirsizlik, diğer yanda Trump liderliğindeki Cumhuriyetçilerin Amerikan ara seçimlerinde uğradığı ağır yenilgi…

Dünyanın iki önemli siyasi merkezinde dengeler değişirken, asıl soru şu: Dünya nereye gidiyor ve bu siyasi kırılmaların ekonomik faturasını kim ödeyecek?

3 Kasım’daki Amerikan ara seçimleri, yalnızca Cumhuriyetçiler açısından bir kayıp değil, Washington’daki güç dengelerinin yeniden şekillenmesi anlamına geliyor.

Demokratların Kongre’nin iki kanadında çoğunluğu elde etmesi, Trump yönetiminin önümüzdeki dönemde ekonomi ve dış ticaret politikalarını uygulamasını zorlaştırabilir.

Peki, Amerikan seçmeni neye itiraz etti?

Yükselen yaşam maliyetlerine mi? Gümrük tarifelerinin yarattığı belirsizliğe mi? Yoksa İran savaşıyla daha da ağırlaşan ekonomik ve siyasi tabloya mı?

Muhtemelen hepsinin etkisi var.

Çünkü artık seçmen yalnızca siyasi vaatlere değil, cebindeki paranın alım gücüne bakıyor.

Ekonomi, sandık sonuçlarını belirleyen en önemli unsurlardan biri olmaya devam ediyor.

İsrail cephesinde ise başka bir belirsizlik yaşanıyor.

27 Ekim seçimlerinin ardından Netanyahu ve müttefikleri parlamentodaki çoğunluklarını kaybetti. Ancak yeni hükümetin hangi koalisyonla kurulacağı henüz netleşmiş değil.

Ortadoğu’daki siyasi gelişmelerin etkisi yalnızca bölgeyle sınırlı kalmıyor. Enerji fiyatlarından uluslararası taşımacılığa, savunma harcamalarından yatırım kararlarına kadar geniş bir ekonomik alanı etkiliyor.

Özellikle enerji arzına ilişkin her yeni risk, petrol ve doğal gaz ithalatçısı ülkeler için enflasyon baskısının artması anlamına gelebilir.

Dünya ekonomisi zaten kırılgan bir zeminde ilerliyor.

Uluslararası Para Fonu’nun ekim ayında yayımladığı tahminlere göre küresel büyümenin 2026 yılında yüzde 3,1 seviyesinde kalması, 2027’de ise yüzde 3,4’e yükselmesi bekleniyor.

Bu rakamlar bir çöküşe işaret etmiyor. Ancak güçlü ve dengeli bir büyüme döneminden de söz edemiyoruz.

Üstelik siyasi belirsizlikler, ticaret savaşları ve yüksek borçluluk, ülkelerin ekonomik hareket alanını daraltıyor.

Bir tarafta yapay zekâ ve teknoloji yatırımlarıyla büyümeye çalışan ekonomiler, diğer tarafta enerji maliyetleri ve finansman sorunlarıyla mücadele eden ülkeler var.

Peki Türkiye bu tablonun neresinde?

Türkiye açısından mesele yalnızca döviz kurları veya petrol fiyatları değil. Avrupa pazarındaki talep, küresel sermaye hareketleri, turizm gelirleri ve ihracatın geleceği de bu yeni dengelerden etkilenecek.

Özellikle enerji maliyetlerinin yükselmesi cari dengeyi ve enflasyonla mücadeleyi zorlaştırabilir. Buna karşılık küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılanması, doğru politikalarla Türkiye için yeni fırsatlar yaratabilir.

Artık ülkelerin ekonomik başarısını yalnızca büyüme rakamları değil, krizlere karşı dayanıklılıkları da belirleyecek.

Dünyada siyasi güç dengeleri değişiyor. Ekonomik düzen ise bu değişime uyum sağlamaya çalışıyor.

Belki de bugün sormamız gereken asıl soru, hangi siyasi liderin güç kazanacağı değil; küresel ekonominin bu belirsizlik ortamında nasıl ayakta kalacağı.

Çünkü siyasi kararlar başkentlerde alınıyor, ancak sonuçları fabrikalarda, piyasalarda ve milyonlarca insanın mutfağında hissediliyor.

Ve görünen o ki önümüzdeki dönemin en değerli ekonomik kaynağı petrol, altın ya da dolar değil; güven olacak.

Peki, dünya ekonomisinin yeni anahtar kelimesi güven olursa bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Belki de önümüzdeki yıllarda ülkelerin zenginliği yalnızca sahip oldukları doğal kaynaklarla, üretim kapasiteleriyle ya da döviz rezervleriyle ölçülmeyecek. Uluslararası yatırımcıların, ticaret ortaklarının ve kendi vatandaşlarının ekonomiye duyduğu güven de belirleyici olacak.

Sermaye güvenli liman ararken, küresel şirketler yalnızca ucuz üretimin değil, güvenilir tedarik zincirlerinin peşinden gidecek. Ekonomik belirsizliklerin arttığı ülkelerde yatırım kararları ertelenirken, öngörülebilir politikalar izleyen ekonomiler daha fazla uzun vadeli yatırım çekebilecek.

Türkiye açısından da önemli bir fırsat ve sınav söz konusu. Coğrafi konumumuz, üretim gücümüz ve Avrupa pazarına yakınlığımız önemli avantajlar.

Ancak bu avantajları ekonomik kazanca dönüştürmenin yolu fiyat istikrarından, hukukun üstünlüğünden ve yatırımcı güveninden geçiyor.

Ve unutmayalım:

Para kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir.

Pazar kaybedildiğinde yeniden bulunabilir.

Ancak kaybedilen güvenin ekonomik maliyetini telafi etmek yıllar alabilir