Plansız kentleşme sel riskini büyütüyor
İstanbul'da etkili olan sağanak yağış, Ayazağa ve Kağıthane başta olmak üzere kentin farklı noktalarında hayatı felç etti. Sokaklar göle dönerken araçlar, iş yerleri ve konutlar zarar gördü. Yaşanan sel, bir kez daha şu soruyu gündeme getirdi: İstanbul aşırı yağışlara neden bu kadar savunmasız?
Yağışın şiddeti ve süresi elbette belirleyici. Ancak felaketin boyutunu yalnızca gökyüzünden düşen suyla açıklamak mümkün değil. Betonlaşma, dere yataklarının durumu, yağmur suyu kanallarının kapasitesi ve altyapı yatırımlarının yeterliliği de sorunun önemli parçaları.
Yağmur doğal bir olay. Onu afete dönüştüren koşulların ne kadarının önlenebileceği ise şehir planlaması ve su yönetimiyle doğrudan ilgili.
BETON SUYUN YOLUNU KESİYOR
Betonla kaplanan alanlar, genişleyen yollar ve yoğun yapılaşma, yağmur suyunun toprağa sızmasını zorlaştırıyor. Su, toprağa ulaşamadığında yüzeyde birikerek sokaklara, alt geçitlere ve binaların zemin katlarına yöneliyor.
Dere yataklarının doğal işleyişi, mazgalların bakımı ve yağmur suyu altyapısının kapasitesi de belirleyici. Nüfus ve yapı yoğunluğu artarken altyapı aynı hızda geliştirilemezse, yoğun yağışlarda kentin zayıf noktaları ortaya çıkıyor.
ŞEHİR NASIL BÜYÜDÜ?
İstanbul’un bugünkü sorunlarını anlamak için onlarca yıla yayılan kentleşme kararlarını incelemek gerekiyor. Yeni yerleşim alanları açılırken doğal su yolları korundu mu? Dere yataklarının çevresindeki yapılaşma yeterince denetlendi mi? Altyapı yatırımları, büyüyen kentin ihtiyaçlarını karşılayabildi mi?
Bu sorular, İstanbul’un gelişiminde sorumluluk üstlenen bütün kurumların önüne konulmalı. Su, idari sınırları tanımıyor; planlama kararlarının sonuçları da tek bir yönetim dönemiyle sınırlı kalmıyor.
Kentleşme kararlarında toprağın geçirgenliği, dere yatakları ve iklim riskleri hesaba katılmazsa bugünün sorunları geleceğin daha ağır afetlerine dönüşebilir.
SELİN FATURASI EKONOMİYE DE ÇIKIYOR
Selin maliyeti, sular çekildiğinde sona ermiyor. Hasar gören araçlar, konutlar, iş yerleri ve altyapı tesisleri ekonomik kayıp yaratıyor. Ulaşımın aksaması iş gücü kaybına, ticari faaliyetlerin durması gelir kaybına neden oluyor. Kamu kaynakları da onarım çalışmalarına ayrılıyor.
Bu noktada önemli bir tercih ortaya çıkıyor: Kaynaklar her felaketin ardından hasarı gidermek için mi kullanılacak, yoksa afet riskini azaltacak yatırımlara mı öncelik verilecek?
Yağmur suyu altyapısının güçlendirilmesi, yeşil alanların korunması, geçirgen yüzeylerin artırılması ve riskli bölgelerin bilimsel verilerle belirlenmesi yalnızca çevresel değil, ekonomik bir zorunluluk. Önleyici yatırımlar, can ve mal kaybı riskini azaltırken kamu kaynaklarının sürekli hasar giderimine ayrılmasının da önüne geçebilir.
İSTANBUL’UN SUYLA HESAPLAŞMA ZAMANI
İstanbul’un ihtiyacı, her selin ardından gündeme gelen geçici çözümler değil, bütüncül bir su yönetimi politikası. Altyapının kapasitesi ölçülmeli, dere yatakları ve su toplama havzaları korunmalı, imar kararları iklim riskleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Merkezi yönetim ve yerel yönetimler arasında şeffaf, veriye dayalı bir koordinasyon kurulmalıdır.
İstanbul’da yağmuru durduramayız. Ancak her sağanakta sokakları göle, alt geçitleri tuzağa, evleri ve iş yerlerini zarar alanlarına dönüştüren koşulları değiştirebiliriz.
Bunun için doğayla değil, yanlış şehirleşmeyle mücadele etmek gerekiyor. Çünkü betonun bedeli yalnızca yeşil alanların kaybı değil, insan hayatına ve ekonomiye kesilen ağır faturadır.
İstanbul’u yağmur değil, yağmuru felakete dönüştüren anlayış sınava sokuyor. Bu sınavın bedelini ise her defasında milyonlarca İstanbullu ödüyor.