Resmi rakam gayriresmî hayat

Mustafa Deniz 04 Nis 2026

Mustafa Deniz
Tüm Yazıları
Mart ayı enflasyon verileri bir kez daha aynı soruyu önümüze koydu: Türkiye'de gerçekten kaç farklı enflasyon yaşıyoruz?

Resmi tabloyu Türkiye İstatistik Kurumu çiziyor. Kurumun açıkladığı verilere göre martta aylık enflasyon yüzde 1,94, yıllık enflasyon ise yüzde 30,87. Kâğıt üzerinde bakıldığında, dezenflasyon sürecinin devam ettiği, fiyat artış hızının görece kontrol altına alındığı bir tablo var. Özellikle baz etkisinin de yardımıyla yıllık enflasyonda aşağı yönlü bir eğilim dikkat çekiyor.

Toplum hangi enflasyonu hissediyor?

Ancak aynı döneme ilişkin alternatif ölçüm yapan Enflasyon Araştırma Grubu bambaşka bir fotoğraf sunuyor. ENAG’a göre martta aylık enflasyon yüzde 4,10, yıllık enflasyon ise yüzde 54,62. Bu fark artık istisna değil; kalıcı bir ayrışmaya dönüşmüş durumda.

İşte tam da bu noktada mesele yalnızca “hangi veri doğru” tartışması olmaktan çıkıyor. Asıl mesele, toplumun hangi enflasyonu hissettiği. Çünkü sokaktaki vatandaş için enflasyon, istatistik tablolarından değil; kira sözleşmesinden, market fişinden ve ulaşım kartından okunuyor.

Temel harcama kalemleri yüksek

Verilerin detayına indiğimizde bu hissiyatı destekleyen unsurlar açıkça görülüyor. TÜİK’e göre bile konut grubunda yıllık artış yüzde 42’yi aşmış durumda. Gıda ve ulaştırma da yüzde 30’ların üzerinde seyrediyor. Yani en temel harcama kalemleri, ortalama enflasyonun üzerinde artmaya devam ediyor. Bu da dar ve sabit gelirli kesimler için “hissedilen enflasyonun” neden daha yüksek olduğunu açıklıyor.

Aylık tarafta ise ulaştırmanın yüzde 4,52 ile öne çıkması dikkat çekici. Bu kalem, zincirleme bir etki yaratıyor: Taşıma maliyetleri arttıkça, raf fiyatları da yukarı yönlü baskı altında kalıyor. Dolayısıyla enflasyon sadece belirli kalemlerde yükselmiyor; ekonomi genelinde yayılıyor.

Bir diğer kritik gösterge de çekirdek enflasyon. Yüzde 30 civarında seyreden bu veri, geçici etkilerden arındırılmış olmasına rağmen hâlâ yüksek. Bu da fiyatlama davranışlarının kolay kolay kırılmadığını gösteriyor.

Enflasyon algısıyla mücadele

TÜİK ve ENAG arasındaki fark ise artık teknik bir detay değil, ekonomik güven meselesidir. Çünkü beklentiler, veriler kadar önemlidir. Eğer ekonomik aktörler -hanehalkı, şirketler, yatırımcılar- açıklanan verilere tam olarak güvenmezse, fiyatlama davranışları da buna göre şekillenir. Bu da enflasyonla mücadeleyi zorlaştırır.

Sonuç olarak Türkiye bugün sadece enflasyonla değil, “enflasyon algısıyla” da mücadele ediyor. Resmi rakamlar düşüşe işaret ederken, alternatif ölçümler ve günlük hayat deneyimi daha yüksek bir enflasyona işaret ediyor. Bu iki gerçek arasındaki makas kapanmadıkça, fiyat istikrarını sağlamak da toplumsal güveni yeniden inşa etmek de kolay olmayacak.

Belki de artık asıl sorulması gereken soru şu: Enflasyon gerçekten düşüyor mu, yoksa sadece ölçüm yöntemleri mi değişiyor?