Gıda bağımlılığı

Tülin Yalman 27 Şub 2026

Tülin Yalman
Tüm Yazıları
Yeni yüzyılın sessiz ekonomik krizi… Bağımlılık kavramı uzun yıllar alkol, sigara ve uyuşturucu maddeler üzerinden tartışıldı hep.

Ancak son yıllarda bilim dünyasının ve sağlık ekonomistlerinin dikkatini çeken yeni bir gerçek var: gıda bağımlılığı. Özellikle yüksek şeker, rafine karbonhidrat, doymuş yağ ve tuz içeren işlenmiş ürünler, beyinde ödül mekanizmasını tetikleyerek bağımlılığa benzer bir döngü yaratıyor.

Bu durum artık yalnızca bir beslenme meselesi değil; ciddi bir ekonomik ve toplumsal risk alanı.

Dünya genelinde tablo oldukça çarpıcı.

World Health Organization verilerine göre obezite 1975’ten bu yana yaklaşık üç kat artmış durumda.

Bugün dünya genelinde 1 milyardan fazla insan obez kategorisinde.

Aşırı kilo ve obezite; diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları ve bazı kanser türleriyle doğrudan ilişkili. Bu hastalıkların küresel sağlık sistemlerine maliyeti trilyonlarca doları bulmakta.

Gıda bağımlılığı kavramı özellikle ABD’de daha görünür hale geldi.

Ultra işlenmiş gıdaların toplam kalori tüketimi içindeki payı yüzde 50’nin üzerinde.

Avrupa’da da benzer bir eğilim var aslında.

OECD ülkelerinde obezite oranları istikrarlı biçimde yükseliyor ve sağlık harcamalarının önemli bir kısmı obezite bağlantılı hastalıklara gidiyor.

Bu durum kamu bütçeleri üzerinde kalıcı bir baskı oluşturmakta aynı zamanda.

Türkiye’deki tablo daha masum değil. Türkiye İstatistik Kurumu verileri ve Sağlık Bakanlığı araştırmaları, yetişkin nüfusta fazla kilo ve obezite oranının son yıllarda belirgin şekilde arttığını ortaya koymakta.

Özellikle şehirleşme, hazır gıdaya erişimin kolaylaşması ve düzensiz yaşam temposu bu artışı hızlandırıyor. Geleneksel mutfak kültürüne sahip bir ülke olmamıza rağmen, paketli ve yüksek kalorili ürün tüketimi hızla yaygınlaşıyor.

Sorunun ekonomik boyutu burada başlıyor işte...

Gıda bağımlılığı, bireysel sağlık sorunu olmanın ötesinde iş gücü verimliliğini düşüren bir faktör.

Obezite ve metabolik hastalıklar nedeniyle artan hastalık izinleri, erken emeklilikler ve üretim kaybı; milli gelir üzerinde görünmeyen bir erozyon yaratmakta.

Bir başka önemli mesele ise “önlenemez tüketim alışkanlığı” haline gelen yeme davranışı.

Beyin kimyası üzerinde yapılan çalışmalar, yüksek şekerli ve yağlı gıdaların dopamin salınımını artırarak kısa süreli mutluluk hissi yarattığını gösteriyor bakıldığında.

Bu döngü, stresli şehir yaşamında bir kaçış mekanizmasına dönüşmekte…

Türkiye’de özellikle genç nüfus arasında fast-food ve şekerli içecek tüketimindeki artış dikkat çekici.

Oysa Anadolu’nun geleneksel beslenme modeli; baklagiller, sebze ağırlıklı yemekler, zeytinyağı ve kontrollü et tüketimi üzerine kurulu.

Bu model terk edildikçe hem sağlık riski hem de ithal girdi bağımlılığı artmasını izliyoruz bir yandan.

Çünkü işlenmiş gıda sanayiinde kullanılan birçok katkı maddesi ve hammadde dışa bağımlı.

Gıda bağımlılığı aynı zamanda tarım politikalarıyla da ilişkili.