Beşeri sermaye

Tülin Yalman 24 Tem 2026

Tülin Yalman
Tüm Yazıları
Milyonlarca öğrencinin ve ailenin aylardır beklediği LGS ve YKS sonuçları açıklandı. Kimi hayallerine kavuştu, kimi ise uzun yılların emeğinin karşılığını alamadığı düşüncesiyle yeni bir belirsizliğin içine girdi

Ancak bugün konuşmamız gereken yalnızca sınav sonuçları değil; gençlerimizin önüne koyduğumuz eğitim yolunun ne kadar geniş ya da ne kadar dar olduğudur.

Özellikle üniversite yerleştirme sürecinde birçok bölümde kontenjanların azaltılması ve yüksek puan barajları, öğrencilerin önemli bir kısmını istemedikleri tercihlere ya da yüksek maliyetli özel üniversitelere yönlendirebiliyor.

Eğitim hakkının, ekonomik güce bağlı hale gelmesi ise toplumun en önemli adalet tartışmalarından biri olmaya devam ediyor.

Elbette her ülke kendi yükseköğretim planlamasını yapmakta.

Ancak gelişmiş eğitim sistemlerine baktığımızda ortak bir anlayış görüyoruz: Amaç öğrencinin önündeki kapıları kapatmak değil, farklı yeteneklere uygun yeni kapılar açmaktır.

Bugün Almanya’da güçlü mesleki eğitim sistemi gençleri doğrudan üretime hazırlıyor.

Finlandiya, öğrencileri tek bir sınavın sonucuyla tanımlamıyor.

Kanada ve Hollanda gibi ülkelerde ise üniversiteye geçiş, farklı değerlendirme yöntemleriyle destekleniyor.

Başarılı eğitim sistemlerinin ortak özelliği; gençleri tek bir koridora sıkıştırmak yerine farklı becerilerini ortaya çıkaracak alternatif yollar sunmalarıdır.

Aslında mesele yalnızca eğitim değil.

Mesele ekonomidir.

Çünkü eğitim, bir ülkenin yaptığı en büyük altyapı yatırımıdır.

Fabrikalar eskir, makineler yenilenir, binalar yıkılıp yeniden yapılabilir.

Ancak nitelikli insan yetiştiremeyen ülkeler, geleceğin ekonomisinde rekabet gücünü de kaybediyor.

Ekonomistler bunu “beşeri sermaye” olarak tanımlıyor.

Yüksek eğitim düzeyi; daha yüksek verimlilik, daha fazla katma değerli üretim, daha fazla patent, daha güçlü teknoloji şirketleri ve daha yüksek kişi başına milli gelir anlamına geliyor.

OECD’nin son verileri de bu gerçeği ortaya koyuyor aslında.

Türkiye’de ilköğretimden yükseköğretime kadar eğitime yapılan yatırım, milli gelirin yaklaşık %3,4’ü düzeyinde bulunurken OECD ortalaması %4,7 seviyesinde. Yükseköğretimde kamu tarafından öğrenci başına yapılan harcama ise yaklaşık 7.700 dolar iken OECD ortalaması 15.100 doların üzerine çıkıyor. Bu tablo yalnızca rakamsal bir farkı değil, geleceğe yapılan yatırımın ölçeğini de gösteriyor aslında.

Türkiye elbette son yıllarda eğitim altyapısına önemli yatırımlar yaptı yapmaya da devam ediyor.

Yeni okul binaları, dijital eğitim imkanları ve üniversite sayısındaki artış önemli kazanımlar sağlamakta.

TÜİK verilerine göre eğitim harcamaları nominal olarak artmaya devam ediyor. Ancak günümüz dünyasında artık yalnızca okul sayısını artırmak yeterli değil; eğitimin niteliğini, öğretmen kalitesini, araştırma kapasitesini ve öğrencinin yeteneğini geliştiren sistemi güçlendirmek gerekiyor.

Bugün dünyanın en büyük şirketlerinin değeri artık petrol kuyularından değil, üniversite laboratuvarlarından çıkıyor.

Yapay zekâ, biyoteknoloji, savunma sanayi, yazılım ve ileri teknoloji yatırımlarının temelinde iyi yetişmiş insan kaynağı bulunuyor.

Bu nedenle eğitim bütçesi aslında bir harcama kalemi değil; ekonomik büyümenin, ihracatın ve küresel rekabet gücünün finansmanıdır bakıldığında.

Sınavlar elbette olacaktır.

Ancak eğitim sistemi yalnızca eleme üzerine kurulmamalıdır.

Bir öğrencinin kaderi birkaç saatlik sınav performansına sıkışmamalı; farklı yeteneklerini geliştirebileceği, üretime katılabileceği ve kendisini yeniden inşa edebileceği alternatif yollar da güçlü biçimde desteklenmelidir.

Çünkü eğitimde kaybedilen her genç, yalnızca bir öğrencinin kaybı değildir.

O genç; kurulabilecek bir fabrikanın mühendisi, geliştirilebilecek bir ilacın bilim insanı, kurulabilecek bir teknoloji şirketinin girişimcisi ya da dünyaya açılacak yeni bir markanın mimarı da olabilir.

Bugün çocuklarımız için verdiğimiz eğitim kararı, aslında 2040’ların Türkiye ekonomisinin nasıl şekilleneceğine verilen bir karardır aslında.

Ve unutulmamalıdır ki; güçlü ekonomiler önce güçlü eğitim sistemleri kurar, sonra güçlü şirketler güçlü insanları da ortaya çıkartır.