ABD-İran mutabakatının bilançosu
ABD/İsrail-İran savaşını bitiren (nihai olarak değil) Mutabakat çarşamba akşamı imzalandı. Trump, G7 Zirvesi için Paris'te, kendisine verilen yemek için Versailles Sarayında bulunmasını imza için güzel bir fırsata dönüştürdü.
Öncesinde basına yaptığı konuşmada bu savaşa değinen çok uzun ve sıkıcı bir hikâye anlattı. Bir sürü saçmalık arasına çok önemli bir-iki şey sıkıştırmayı da başardı. Daha da sonra Mutabakat resmen açıklanmasa da resmi bir yetkili tarafından basın ile paylaşıldı. Yani şu anda hangi konular üzerinde hangi doğrultuda anlaşılmak üzere yola çıkıldığını daha net biliyoruz. Okuyucu, lütfen, bunun nihai bir barış anlaşması olmadığını, ABD ve İran’ın anlaşmak konusunda anlaşmada mutabık olmayı zapta geçirdiklerini unutmasınlar. Yine de metin bize bu savaşın, kapasite kullanımının etkisinin, tarafların nerede sınırlılık hissettiklerinin tablosunu çiziyor. Bu tabloya bakarak şunu söyleyebiliriz: ABD’nin kendini hem başarılı hem başarısız hissetmesi için sebepler var. Ağırlığını “başarı” hattına verecek, güç kullanmanın işe yaradığı mesajını iletmeye devam edecektir. İran, yaşadığı tüm kayıplara rağmen, bu Mutabakatın en kazançlı görünen aktörü, ancak bu görünen kazançları gerçek kazançlara çevirmesi gerek yani onu da zorlu bir sınav bekliyor. İsrail, ABD Mutabakat zaptını imzalamadan kendisi ile paylaşılmış bile olsa, masada olmayan aktördü, yani aslında sahada var olmasına rağmen doğrudan pazarlıkların parçası değildi. Bir anlaşma olmasını istemiyordu, zira bugünkü konjonktürde bir anlaşmanın Netanyahu rejiminin başaramadıklarını ortaya koyacağını biliyordu. Nitekim aynen de öyle oldu; İsrail, ABD’nin kendi adına başardıkları ile yetinmek zorunda. Ortadoğu’da düzenin neresinin kabul edilip neresinin kabul edilemeyeceğini Washington karar veriyor, Tel Aviv değil.
ABD ne kazandı ne kaybetti ama taviz verdi
ABD’nin yarı başarı/başarısızlığından başlayalım. Rejimin devrilmesi ve İran sorununun kökten ABD’nin istediği şekilde çözülmesi kuvvet kullanılarak gerçekleşmedi. ABD, Hürmüz’e yönelik veya Körfez ülkelerinin güvenliğini sağlamaya yönelik İran’ı zorlayacak ve aslında pazarlık kozu mahiyetindeki abluka dışında bir kuvvet kullanma tırmandırmasına cesaret edemedi, çünkü sahadaki gerçekliği sınamak için elindeki tek seçeneğin savaşı Vietnamlaştırma olduğunu fark etti. İran alt ve üst yapısına büyük zarar vermiş olabilir ama yine de büyük zarar verdiği aktör karşısında anlaşmak savaşı tırmandırmaktan daha iyi bir seçenek olarak kaldı. Anlaşma içerisinde İran’ın olası kazançları (Mutabakatın işaret ettiği) düşünüldüğünde- ki İran gemilerine ve limanlarına yönelik ambargo kalktı- ABD’nin savaş öncesi duruşundan belirli kritik konularda geri adım attığı da görülüyor. Bu, bugünkü konjonktürün İran’ını (know-how sahibi, füze sahibi, vekil sahibi, rejimin niteliği belli) Ortadoğu’da kabul etmek anlamına da gelir. ABD, savaşın uzun bir savaşa dönmemesinden memnun. Savaş başladığında Pentagon savaşın Eylül’e kadar sürebileceğini, ABD için bunun kritik eşik olduğunu söylemişti. 60 günlük müzakere süreci de düşünüldüğünde ABD’nin başlangıçtaki plana -sahadaki tüm zorluklara rağmen- sadık kalmayı başardı, bu noktada Trump’ın G7 zirvesinde Çin ve Rusya’ya işlerini daha zorlaştırmadıkları için teşekkür etmesi çok manidar ve doğru. Kısaca artık ABD gibi dünyanın en büyük donanmasının ve büyük bir nükleer gücün İran gibi kapasiteye sahip bir ülke karşısında neler yapabileceğini ve neyi yapamayacağını çok iyi biliyoruz. Peki ABD, bu hikâyede başarıyı nerede görüyor. Trump’a sürekli Obama’nın yaptığı nükleer anlaşmadan neyi farklı bir anlaşmaya doğru gittiği soruluyor. Trump, lafı ağzında gevelerken aslında gerçeği olduğu çıplaklığı ile sergiliyor. Daha Trump ve İran nükleer anlaşma yapmadı, 60 günlük sürede bir sonuca ulaşacakları varsayılıyor. Mutabakat bu konuda çok az ipucu veriyor fakat anlaşılan ABD, İran’ın know-how’ınıkorumasını (zaten kritik bilgiyi tamamen yok etmek imkansız), uranyum zenginleştirme hakkını korumasını, füzelerine sahip olmaya devam etmesini ve zenginleştirilmiş uranyumu UAEA gözetiminde İran’da seyreltilmesini kabul etmiş görünüyor; İran da nükleer programını nükleer silah elde etmeme/geliştirmeme ve satın almama sözüne uygun olarak sınırlamayı kabul etmiş görünüyor.
İran için önemli potansiyel kazançlar var
Bir iki netleşme dışında Obama Anlaşmasına çok benzeyen bir yoldayız. Tek bir fark ile ABD, İran’ın nükleer kapasitesini vurdu, nükleer programın altyapısına zarar verdi ve eğer kamuoyu ile paylaşılan doğru ise yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumu çıkarılıncaya kadar yer altına gömdü. Güç kullanma yolu ile ABD zaman kazandı ve zaman kazandığı sürede İran ile anlaşma yoluna girildi. Nükleer mevzunun anlaşmasız çözülemeyeceği ortaya çıksa da İran’ın nükleer kapasitesine yönelik güç kullanma yolu ile getirilen sınırlı kısıtlama, İran’ın nükleer pazarlıklar içinde hemen silahlanma opsiyonuna yürümesini elinden aldı. ABD, neleri güç kullanarak başaramayacağını biliyor, İran da ABD’nin nükleer programını vurmaya ve tekrar vurmaya cesaret edeceğini biliyor. Sonuç, İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğini garantilemeye yaklaşmak ise ABD amacına ulaşmış sayılır. Eğer ABD, Hürmüz’ü trafiğe tamamen açabilirse (mayınlar mutabakatta temel ima edilen sorun, İran iyi niyet gösterirse zaman içerisinde bu sorun büyük ölçüde çözülür) bu savaşı kaybetmediğini söyleyebilir.
İsrail için de elbette İran’ın nükleer sınırlaması bir kazanç fakat İran için ekonomisini besleme yollarının açılması ve Tahran’ın konvansiyonel gücünü elinde tutacağının ön kabulü Tel Aviv için iyi haber değil. İran, temel amaçlarından biri olan tüm cepheleri ortaklaştırmayı (yani Lübnan’ı İran-ABD pazarlıklarına dahil etmeyi) başarmış görünüyor. Trump, G7’de konuşurken İsrail’in Hizbullah ile savaşabileceğini (çünkü bu savaş bitmeyecek kolay kolay) ama Lübnan’da ileri gitmemesi gerektiğini tekrar söyledi. İran’ın vekilleri ve vekil/sempatizan ağları Ortadoğu’da var ve İran ekonomisi palazlandıkça bunların daha fazla silahlanması ve İran’ın konvansiyonel gücünün artması mümkün. Unutulmamalı, İran bu savaşı konvansiyonel bir güç olarak verdi. Dron savaşının Körfez gibi sahalarda etkisi test edildi. Sonuç, Tahran açısından gayet iyi. Kısaca İran’ın İsrail için bir meydan okuma olması için nükleer silah geliştirmesine filan gerek yok. Konvansiyonel gücünü eğer bölgede rahatsızlık yaratmayacak bir şekilde (çok zor, 2015’de başarılamamıştı ama tabi imkânsız da değil) derinleştirebilirse bal gibi İsrail için büyük bir sınırlama olur.
İsrail yine yeniden sınırlı bir kayıp yaşıyor
Tel Aviv’in bu potansiyel sınırlamaya orayı-burayı vurarak, iç karışıklıkları ve ayrılıkçılıkları tetikleyerek, böl ve yönet stratejisi çerçevesinde cevap bulmaya çalışacağını düşünüyoruz. Yapay ve zorlama ittifakımsı yapılar üzerinden silahlanmayı bölge ve ötesinde kendisine yönelik sınırlamalardan kurtulma panzehiri olarak görecek. Ama bunu boğazına kadar savaşa batmış bir ülke olarak yapmak zorunda. Netanyahu uzun savaş arıyordu, uzun savaşı buldu ama bu savaşlardan istediği kazançları elde edemedi. Yeni meydan okumalara Netanyahu yolu üzerinden çözüm aramaya çalışmak beyhude. İsrail, Begin Doktrininin işlediğini gösterdi, evet, ama bu doktrinin işlemesi İsrail’in sorunu çözmüyor. Tel Aviv’in, hiç hazır olmadığı bir rolü oynaması gerekiyor. Üzerindeki deli gömleği çıkartmalı ve çok çok akıllı olmalı. İç işlerine karışmak gibi olmasın ama bu işi bu hükümet ve benzerleri ile yapamazlar. Maalesef, değişimi ABD de tetiklemeyecek, nihayetinde Trump, Bibi’sinden vazgeçmiş görünmüyor. Gerçi İsrail’in sahada başaramadıklarından hayal kırıklığına uğradığını konuşmasından anlıyoruz ama Ortadoğu’daki pek çok aktörün konvansiyonel gücü İran’ın kapasiteleri karşısında sınırlı addedilebilirdi. Trump, başkaldırma konusunda zorluk yaşayacak Netanyahu’yu şu anda bir İsrail devrimcisine tercih eder.