
Üç haftadan uzun bir süredir binlerce öğrenci liselerin girişini barikatlarla kapatarak şikayetlerini sokaklara taşıdı.
Bugün, Fransa genelinde yüzlerce yeni gösteri düzenleneceği duyuruldu.
Öğrencilere işçi sendikalarının ve "sarı yelekliler" hareketinin önde gelen isimlerinin de katılması bekleniyor.
Fransa Başbakanı Sébastien Lecornu, gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde siyasetin kızışmasıyla birlikte öğrencilerin öfkesinin manipüle edildiğini öne sürdü.
Sarı yelekliler (gilets jaunes), 2018'den itibaren bir yıldan fazla bir süre boyunca zamlara karşı gösteriler düzenleyerek Fransız tarihinin en uzun süren protesto hareketlerinden biri oldu.

Jérôme Rodrigues (sağda), birkaç yıl önce sarı yelekliler hareketinde önde gelen bir rol oynamıştı.
Önde gelen sarı yelekliler aktivistlerinden Jérôme Rodrigues, Instagram hesabından insanları bugünkü gösterilere katılmaları için teşvik etti.
Protestoların "insan onuruna yakışır bir yaşam sürmek, her kuruşu hesaplamak zorunda kalmamak ve yemek yemekle araba kullanmak arasında seçim yapmak zorunda kalmamak" isteyenlerin sesi olması gerektiğini söyledi.
"Öfkenin siyasi partisi yok. Boş bir buzdolabının da siyasi partisi yok" diye de ekledi.
Peki, AB'nin ikinci büyük ekonomisinde neler oluyor?
Toplumsal huzursuzluk, hükümetin astronomik seviyelere ulaşan borçlanma maliyetleri, derinden bölünmüş bir Fransız parlamentosu ve son beş yılda hepsi de ülkenin kamu borcunu azaltmak istediğini söyleyen altı başbakanın görevden ayrılması.
Peki, Fransa kırılma noktasında mı ve tüm bunlar, Paris'in büyük bir parçası olduğu Euro Bölgesi için ne anlama geliyor?
Ekonomist Anne-Laure Delatte, "Fransa'yı 2012'deki Yunanistan borç kriziyle veya 2001'deki Arjantin kriziyle kıyaslayamazsınız. Finans piyasaları da bunun farkında" diyor.
Paris Dauphine Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden araştırmacı, ülkenin kamu borcunun vahim durumu hakkında Fransız medyasında yer alan tartışmalarda tanınmış bir isim.
"Piyasalar, 2024'te erken seçimlerin ardından parlamentonun üç karşıt siyasi blok arasında derin bir bölünme yaşamasının ardından bütçe sorunu yaşayacağımızı zaten fark etmişti. Fakat aynı zamanda Fransa'nın gerektiğinde vergileri artırma yeteneğine sahip büyük bir ülke olduğunun da farkındalar."
Delatte, "Durumumuz, 2023'teki İngiltere'ye daha çok benziyor" diyor ve bu sözlerle İngiltere Başbakanı Liz Truss'ın mini bütçesine atıfta bulunuyor.
Bu bütçe, sterlinin keskin bir şekilde değer kaybetmesine, devlet tahvili getirilerinin yükselmesine ve ev kredisi faiz oranlarının fırlamasına neden olmuştu.
"Piyasaların İngiltere'nin kendini düzeltmek için gerekli finansal araçlara sahip olduğunu fark etmesi nedeniyle kriz nispeten kısa sürdü."
"Fransa'da da acı verici olurdu ama KDV'ye yapılacak % 4'lük bir artış, devlet borcunu kapatmak için gereken 120 milyar avroyu sağlayacaktır. Yatırımcılar bunu biliyor" diyor.
Belki, teoride Delatte'nin de belirttiği gibi, Fransa'nın mali durumu diğer Avrupa ekonomilerini etkileyecek kadar kötüye giderse, Avrupa Merkez Bankası muhtemelen müdahale edecektir.
Ancak mevcut durumdan gözle görülür şekilde mutsuz çok sayıda Fransız vatandaşı varken, vergilerin daha da artırılması veya sosyal yardım ve eğitim bütçelerinin daha da azaltılması halinde tepkinin nasıl olacağını bir düşünün.
Fransa'nın ulusal sloganı liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik ve kardeşlik) olsa da kaynayan sokaklarda ve viral sosyal medya paylaşımlarında kesinlikle bu izlenimi vermiyor.

Radikal solcu LFI lideri Jean-Luc Mélenchon (ortada), gelecek yılki seçimler öncesinde öğrenci protestolarını istismar etmekle suçlandı.
Günlerdir süren protestolarda liselerinin girişini kapatmak için kullanılan büyük yeşil çöp kutularının üzerinde oturan 17 yaşındaki Maxime, Madeleine ve Elodie ile tanıştım.
Paris'in 3. bölgesinde durumun zaten yeterince kötü olduğunu, sınıf duvarlarında delikler bulunduğunu, sınıfların giderek kalabalıklaştığını ve öğretmen sayısının yetersiz olduğunu söylediler. Fakat gençler, başkentlerinin dezavantajlı banliyölerinde durumun çok daha kötü olduğunun da farkındaydı.
"Fransa eşitlikten bahsetmeyi sever ama gerçek şu ki burada yoksullara karşı önyargı var, zenginler ise bundan faydalanıyor" dediler.
Hiçbiri gelecek baharda Fransa'da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanacak yaşta olmayacak ama iktidardaki politikacıların değişen yüzünün çok fazla bir fark yaratıp yaratmadığını sorguluyorlar.
Üç genç kadın Fransız yetkililerinin sesini duyurmanın tek yolunun büyük çaplı protestolar düzenlemek gibi göründüğünü söyledi.
Onlar, meydan okuyan Fransız geleneğinin bir parçası.
19. yüzyılda Fransız Devrim klasiği Sefilller'i yazan, aynı zamanda Fransız Cumhuriyeti aktivisti Victor Hugo "Mutlu değilseniz protesto edin, bağırın, çığlık atın ama pes etmeyin ve boyun eğmeyin" demişti.
Perşembe günü Paris sokaklarında gösteri yapan öğrenci kalabalığının arasında, boyunlarında "Anneler dayanışma içinde" yazılı pankartlar taşıyan bir grup anneye rastladım.
"Protesto için mi yoksa çocuklarını korumak için mi oradaydılar?" diye sordum. "İkisi de!" diye net bir yanıt aldım.
37 yaşındaki Gwen, hem kendisinin hem de diğer annelerin her sabah sırayla okullarındaki kuşatma eyleminde öğrenciler ve polis arasında koordinasyonu sağladıklarını söylüyor.
Fransa İçişleri Bakanlığı, gösteriler sırasında artarak gündeme gelen polis şiddeti suçlamalarını reddediyor. Geçtiğimiz günlerdeki eylemlerde yüzlerce kişi yaralanmış ve Lens kentinde 15 yaşındaki bir erkek çocuğu elini kaybetmişti.
İçişleri Bakanlığı bu olayın ardından eylemlere karşı ses bombası kullanılmasını yasakladı
Gwen oğlunun eylemler nedeniyle haftalar boyunca okuldan mahrum kalmasından rahatsız olmadığını söylüyor.
"Bu, onun toplumda adalet için mücadele etmesi açısından çok daha iyi bir eğitim" diyor.
Perşembe günkü gösteride ayrıca 17 yaşındaki Lola ve annesi Sandrine'in, üzerinde "Devrim, insanlığın en güzel ifadesidir" yazan bir pankartı paylaştıklarını gördüm.

Lola'ya (sağda) protestoda, 1968 öğrenci hareketinin bir parçası olan annesi Sandrine de katıldı.
Lola gururla "Annem 1968'de sokaklara çıktı" diyor.
"Şimdi sıra bende. Fransa'daki cumhurbaşkanlığı seçimini beklemenin bir anlamı yok. Değişimi şimdi istiyoruz."
Mayıs 1968'de Paris'te yaşanan öğrenci protestoları Fransa'da efsaneleşmişti.
Daha iyi eğitim talepleri, işçileri yürüyüşlere katılmaya teşvik etmiş ve bu yürüyüşler Fransız tarihinin en büyük genel grevine dönüşmüştü.
Şimdi ise, Fransa'da zaten gergin geçen cumhurbaşkanlığı seçimlerine altı ay kala, cumhurbaşkanlığı adayı Jean-Luc Mélenchon önderliğindeki aşırı solun öğrenci öfkesini silah olarak kullandığı yönünde suçlamalar ortaya atıldı.
Sébastien Lecornu Çarşamba günü yaptığı açıklamada, "Mélenchon'un Fransa'nın Uyuşukluğu (LFI) üyeleri, lise hareketini seçim avantajları için araçsallaştırıyor" dedi.
Başbakan solu protestoları teşvik etmekle, ardından da şiddeti kınama numarası yapmakla suçladı.
Lecornu, "Bu ikiyüzlülük Fransa'ya zarar veriyor" dedi.

Fransa Başbakanı Sébastien Lecornu, lise protestolarının "kentsel şiddet hareketine" dönüştüğünden şikayet etti.
Ancak "Mélenchon başkan olsun!" sloganı, sokaklardaki öğrenciler arasında sıkça duyuluyor.
Birkaç gösterici, servet vergisi getirme isteği, oy kullanma yaşını 16'ya indirme talebi ve Fransız okullarının durumunu incelemek için okulları ziyaret eden tek başkan adayı olmasını alkışladığını söyledi.
Fransa cumhurbaşkanlığı yarışında milliyetçi ve göçmen karşıtı aday olarak öne çıkan Marine Le Pen'e göre çözüm, ülkenin AB bütçesine yaptığı 11 milyar avroluk katkıyı kesmek.
Ancak, ister soldan ister sağdan, yeni bir Fransız cumhurbaşkanının Fransa'nın maliyesi konusundaki çıkmazı aşabileceğinden şüphe duymak için nedenler var.
Fransa, Avrupa'da yaşlanan nüfus, cömert bir sosyal devleti olmak ve Donald Trump'ın gümrük vergileri ya da Körfez'deki savaş gibi dış baskılarla ekonomisi sıkışan tek ülke değil.
Fransa'da, Almanya'da, İsveç'te veya İtalya'da olsun, kamu maliyesinin küçülmesi konusunda seçmenlere gerçeği söylemekten çekinen politikacılar ve daha yüksek savunma harcamaları talebi ile vatandaşların daha iyi kamu hizmetleri konusundaki ısrarı arasında doğal bir gerilim var.
Fransa'da bu baskı özellikle şiddetli.
Fransız kamu harcamaları, GSYİH'nin yaklaşık % 57'si ile dünya genelindeki zengin ülkeler arasında en yüksek oranlardan birine sahip.
Sosyal harcamalar, özellikle emeklilik maaşlarına yapılan harcamalar, son derece yüksek. Buna karşılık Fransız vatandaşları Avrupa'da en yüksek genel vergi ve sosyal katkı payı yüklerinden birini ödüyor. Kısacası, ödedikleri paranın karşılığını sosyal yardım ve kamu hizmetlerinden bekliyorlar.
Ancak ekonomist Anne-Laure Delatte, yeni bir cumhurbaşkanının ülkesinin mali sıkıntılarını hafifleteceğine inanmıyor.
"Anayasal değişikliğe ihtiyacımız var. Yeni bir sisteme. Yeni bir Cumhuriyete" diyor.
"Beşinci Cumhuriyetimiz güçlü bir cumhurbaşkanı etrafında şekilleniyor. Parlamento, uzlaşma sağlamak veya yeni yasalar çıkarmak yerine, cumhurbaşkanını engellemek için var."
Ona göre, Fransa'nın ilerlemesi için bu durum değişmeli.
2027 cumhurbaşkanlığı seçimini takip edecek Fransız parlamento seçimlerinin her zamanki gibi kutuplaşmış geçeceğini söylüyor.
"Milletvekillerinin daha fazla güce sahip olduğu ve Avrupalı komşularımızın uzlaşma ve koalisyon kurmayı öğrenmeleri gereken bir sisteme ihtiyacımız var."
Eğitimin korunması ve kaynakların daha iyi dağıtılması gerektiğini belirtiyor. Bunun Fransa'nın mali geleceğine yapılan bir yatırım olduğunu söylüyor.
"Eğitimdeki eşitsizlik ve öğretmenlerin düşük ücretleri nedeniyle Fransız toplumunun en yetenekli ve parlak isimlerinden faydalanamıyoruz. Bu durum sadece bireyler için adaletsiz olmakla kalmıyor, ekonomimiz de inovasyon ve verimlilikten mahrum kalıyor."
Şu an Fransa anayasasının yeniden yazılması gündemde değil.
"Peki ya şimdiki durum ne?" diye sordum merkez sağ siyasetçi Anne-Catherine Loisier'e.
Fransa parlamentosunun üst meclisinde Merkezci Birlik partisinden senatör ve bilim ve teknoloji konularından sorumlu parlamento grubunun başkan yardımcısı.

Senatör Anne-Catherine Loisier, çözümün gücü merkeziyetçilikten uzaklaştırmakta yattığına inanıyor.
Loisier, siyasi yelpazenin her kesiminden önde gelen Fransız politikacıların neredeyse tamamı gibi, protestocu öğrencilerin "seslerinin duyulması gerektiğini" söylüyor.
"Bütçelerimiz sınırlı" diyor "ama mutlaka daha fazla paraya ihtiyacınız yok. Fonları daha iyi dağıtarak iyileştirmeler yapabilirsiniz. Eğitim, Fransa'da bölgesel bir yetkinlik alanı. Her bölge yerel ihtiyaçlara bakmalı ve öncelikleri buna göre belirlemeli. Bu hemen gerçekleştirilebilir."
Loisier'e, İngiltere Başbakanı ve eski Büyük Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham'ın bölgelere daha fazla yetki verilmesi gerektiği görüşüne katılıp katılmadığını sordum.
"Kesinlikle" diye yanıtlıyor.
"Fransa geleneksel olarak çok Paris merkezli olmuştur ama ülkeyi merkeziyetçilikten uzaklaştırarak çok şey geliştirilebilir."
"Benim Fransam bozuk değil. Medyada gördüğünüz o imajı tanımıyorum. Ülkem birçok Fransa'dan oluşuyor. Paris, bölgeler, kuzey ve güney Fransa. Gücü halka geri vermemiz gerekiyor. Yerel yönetimler halkın gözüne doğrudan bakabilir, böylecesiyasetçilerin kaderlerini Paris'ten yukarıdan dikte etmesindense seçmenler gelecekleri üzerinde güç sahibi olduklarını hissederler.
"Bu sayede seçmenlerin ve öğrencilerin siyasete olan inancını yeniden tesis edebileceğimizi umuyorum."
Bu, Fransa'da gelecek yıl yapılacak büyük seçimler öncesinde sağcı ve solcu politikacılardan duyacağınız bir vaat.
Ancak burada ve Avrupa'nın büyük bölümünde yapılan kamuoyu anketleri, halkın siyasi sınıfa olan güveninin azaldığını gösteriyor.